Yazımızın konusu, Portekiz Komünist Partisi’nin uzun yıllar Genel Sekreterliğini yapan Alvaro Cunhal’in, Manuel Tiago takma adıyla yazdığı “Yarın Bizimdir, Yoldaşlar!” kitabı olacak. Ancak kitabın edebi niteliği ve derinliğini değerlendirebilecek yetkinlikten çok uzak olduğumu itiraf ederek başlamam gerek. Neyse ki Cunhal’in de kitabı edebi bir şaheser bırakma hedefiyle yazmadığını tahmin etmek çok güç değil. Hayatını Salazar[1] karşısında anti-faşist mücadeleye ve komünist devrime adamış; hapse girmiş ve kaçmış, illegal bir örgütün yeraltından yönetilmesinde görev almış bir devrimciden bahsediyoruz. Tam da bu yüzden bu yazı boyunca derdimiz, kitabın devrimci mücadeleye bir şekilde omuz vermek isteyen, sol-sosyalist-devrimci değerlere bağlılık hisseden tüm insanlar nezdinde sahip olduğu rehberlik potansiyeli. Sadece edebi kaygılarla yaklaşan okurların kitaba bakışı, değerlendirmesi ve kitabın uyandırdığı his elbet çok daha farklı olacaktır. Ancak devrimci mücadele ile ilişkili herkesin bir şekilde kendisini bulacağı, hayalleri ve hatta korkuları ile karşı karşıya geleceği bir eser.
Kapitalist gerçeklik
Kitap Salazar faşizminin ülkede egemen olduğu yıllarda, ülkenin görece kırsal bir bölgesinde örgütlenme çalışması yapmaya çalışan devrimcilerin hayatını takip ediyor. Devletin çok yoğun baskısına, maddi imkansızlıklara ve yeraltı faaliyeti yürütmenin zorluklarına karşın mücadelenin nasıl sürdüğünü okuyoruz kitap boyunca. Ancak bu mücadele basitçe bir kahramanlık hikayesi olmadığı gibi, basitçe bir ihanet hikayesi de değil. Her biri çok çeşitli insani zaaflara sahip, her biri bu zaaflarından dolayı mücadeleye de ciddi zararlar veren ama basitçe hain olarak da sınıflandırılamayacak insanlar…
Zaaflı ama militanlığından şüphe edilmeyecek ve hayatını devrime adamış bu kadrolar ise bugünün devrimcileri için çok önemli bir noktaya işaret ediyor. Gerçekten de hiç kimse mükemmel değil ve her birimizin zaafları olabilir, olacaktır. Ancak bu durum devrimciliği silip atmadığı gibi verilen mücadelelerin değerini de düşürmüyor. Hele 2026 yılının toplumsallığından bahsettiğimizde, artık kapitalizm hayatın gerçek anlamda her anını ve alanını kuşattığı ve ele geçirdiği bir gerçekliği tariflememiz gerek. Bugünün gençleri bizler, hayatlarımızın her anını kapitalist gerçeklik içerisinde yaşadık. Üstelik bunu, bir alternatifin de olamayacağı iddia edilen bir toplumsallıkta deneyimledik.
Gündelik hayatlarımızda çevremizde sosyalistler belki tek tük vardı; ama onların çoğunluğu bile farklı bir toplumun inşa edilebileceğine olan inançlarını kaybetmişlerdi. Bu gerçeklik içerisinde karakterlerimiz, hayallerimiz, zevklerimiz ve korkularımız, bunların her biri kaçınılmaz görülen kapitalist ilişkiler ağının göbeğinde yeşerdi.
Militan karakterlerin inşası
Mücadeleye atıldığımız anda zaaflarımızdan arınmayı, hızla mükemmel ve hatasız bir devrimciye dönüşmeyi bekleyemeyiz. Böyle bir beklenti, bu dönüşüm gerçekleşmediği ölçüde kendimize kızmak, hatta kendimizi yetersiz görüp mücadeleden kopmak anlamına bile gelebilir. Baktığımızda devrimci hareketin tarihçesi kahramanlarla ve eksiksiz görünen militanlar ile dolu. Ülkemizden çıkan Mahirler, İbolar, Denizler, bir önceki kuşağın öncüleri Kıvılcımlı ve daha niceleri… Dünya’da ise Lenin’den tutalım Rosa Lüksemburg’a, Che’den Leyla Halid’e, Mao’dan Ho Amca’ya devrimciliği adeta bir karakter gibi kuşanmış nice önderler ve militanlar görürüz.
Bu kitaptaki isimler de aslında Portekiz Komünist Partisi’nin illegal dönem yöneticilerini ve kadrolarını temsil etmekte. Kişisel detaylara odaklanmayan bir tarih kitabı okusak yukarıda saydığımız devrimcilerin yanında sayabileceğimiz nicelerinin gündelik hayatını ve iç dünyasını okuyoruz kitap boyunca.
Ve şunu görüyoruz, hiç kimse bir anda zaaflarından arınmış bir devrimci olarak bulmuyor kendisini. Kitabın başlarında yoldaşlarının yeterli görmediği için en zayıf ilişkileri verdiği Pauloüzerinde artan sorumluluk ve mücadelenin gerekleri dolayısıyla örnek bir militana dönüşüyor, faşizmin saldırıları sonrası dağılan bölge örgütünün yeniden inşasına öncülük ediyor… Yahut gizliliği gereksiz gördüğü için bir noktadan sonra dalga geçercesine illegal mücadele kurallarını ihlal eden Afonso, faşizmin baskılarının arttığı bir atmosferde illegalitenin gereklerini kavrayıp buna göre hareket edebiliyor. Bunun gibi onlarca örnek görebiliyoruz.
Anlatının etkileyiciliği ve bir devrimci için önemi ise diğer uca da savrulmaktan kaçınması. Zaaflarına karşın mücadele eden ve hatta zaafları ile de mücadele eden devrimciler var karşımızda. Kapitalizmin içinde doğmanın ve büyümenin sonucu olarak bir yönüyle doğal olan zaafların doğallığı mutlaklaştırılmıyor. Bu tutum her bir devrimcinin kendisini sürekli değerlendirirken takınması gereken tutum. Zaaflar ve hatalarımız olabilir doğaldır, ancak kapitalizm ile ve devlet ile mücadele ederken bu zaaflarımız ile de mücadele etmeli, zaaflarımızı aşarak militan karakterler inşa etmeyi başarmalıyız.
Bir mücadele alanı olarak devrimci militan
Oğuzhan Kayserilioğlu, Sendika.org’da yayınlanmış “Özgürlüğe doğru kopuş” yazısında mücadeleden kopan eski militanların bazılarının nasıl olup da tam birer düzen insanına dönüşebildiği konusunda şu ifadeyi kullanıyor:
“Militan, mücadelesini sürdürürken, bizzat kendisinin de bir mücadele alanı olduğunu sanki hiç görmüyor. Dolayısıyla, aktif mücadelenin “gölgelediği” sistem kişiliği, mücadelenin parıltısı ortadan kalkınca çırılçıplak ortaya çıkıveriyor.”[2]
Hayatlarımızı mücadele içinde sürdürme yoluna atılırken Oğuz Hoca’nın da dediği gibi bizzat kendi karakterlerimizin de birer mücadele alanı olduğunu unutmamalıyız. Paulo gibimilitanlaşma mücadelemizde kazanılacak başarının önemini ve birçok noktada yaşamsal olduğunu bir an bile aklımızdan çıkarmamalıyız.
Üstelik devrimci mücadeleyi tek yönlü bir gelişim okulu olarak da göremeyiz. Aksine devrimci mücadele içerisinde sürekli yeni zaafların da ortaya çıkabildiğini unutmamalıyız. Örneğin çok tecrübeli bir devrimci olan ve işkenceler görmesine karşın hiç konuşmamış marangoz Marques gibi saygı duyulan bir devrimci, grev kararının yanlış olduğunu düşünmekle kalmayıp, parti kararının karşısında propaganda yaparak grevin gerçekleşmesini açıktan önlemeye çalışabiliyor bir anda.
Nasıl ki sermaye ve devletle giriştiğimiz kavgada bir anlık bir dikkatsizlik yenilgi ve uzun süreli gerileme dönemlerine yol açabiliyorsa, bir mücadele alanı olarak devrimci militanın kendisi de asla tam olarak kazanılamaz. Militan karakter sürekli olarak inşa ve yeniden inşa edilmesi gereken bir silah olarak görülmelidir.
Ancak asla tam olarak kazanılamayacağı gibi asla tam olarak kaybedilemez de. Aynı zaaflar konusunda olduğu gibi bu konuda ya hep ya hiççiliğe düşmemek gerekir. Grevi önlemeye çalışan ve ajanlaşmaları tespit edemeyerek partiye büyük zararlar veren aynı Marques, tutuklandığında partiden ihraç edileceği yalanı söylenmesine karşın işkencelere rağmen konuşmamakta ısrarcı da olabiliyor. Yahut işkencede konuşan Pereria bile karısı Conceiçao ile yüzleştikten sonra ifadelerini geri alıp ölüme gidecek bir tutumu yeniden takınabiliyor.
Bugünün devrimcileri olarak bizlere düşen şey, zaaflarımızın varlığından dolayı yılmamak, geriye çekilmemek ancak varlığı doğal sayılabilecek bu zaafları da kaçınılmaz saymamaktır. Devrimci mücadelenin en önemli ayaklarından bir tanesi de kendi benliğimiz ve karakterimiz için verdiğimiz mücadelenin ta kendisidir. Kapitalist toplumsallığın bizlere dayattığı ve yüklediği tüm zaaflar ile mücadele etmeli, hayatlarımız her anını bu mücadelenin parçası olarak örgütlemeliyiz. Ancak kendimizi de bir mücadele alanı olarak görür ve kendimizi dönüştürme mücadelesini verdiğimiz ölçüde, toplumu da dönüştürme mücadelesi verebiliriz.
Parti içerisinde kadınların konumu
Kitap boyunca çarpıcı olan bir diğer gerçeklik ise Portekiz Komünist Partisi içerisinde kadın devrimcilere bakış ve onların parti tarafından hareket ettirilme biçimi. Bu konu aslında bir erkek olarak benim üzerine söz söylememin doğru olmayacağı bir konu. Fakat kitap hakkında yazı üretme görevini aldıktan sonra kitabın çok önemli bir bileşenin burası olduğunu fark ettim.
Hem devrimci kadroların kadın yoldaşları ile kurdukları şahsi ilişkilerde, hem de doğrudan partinin kurduğu ilişkide patriyarkanın ve erkek egemenliğin belirleyiciliği anında göze çarpıyor. Üstelik bu gerçek kendisini o kadar çarpıcı şekilde hissettiriyor ve hem parti içerisindeki devrimci kadınların hayatlarına hem de partinin devrimci gücüne o kadar ciddi anlamda etki ediyor ki, kitabı bu konuya değinmeden değerlendirmenin mümkün olmadığını fark ettim.
Olayların yaşandığı bölgede en sorumlu 2-3 kadrodan biri olan Ramos¸ yeraltına geçmek ve doğrudan parti üyesi olmak isteyen Maria’ya görev alacağı yere eşlik ederken bir anda açıkça taciz ediyor. Üstelik Maria’nın orada yaşadığı tiksintiye karşın bunun daha sonra hiç gündem dahi edilmemesi Maria’nın bile bunu kafasında normalleştirmek zorunda kalması bu olayın tekil bir mesele olmadığını bizlere gösteriyor.
Zaten sadece bu olay değil, genel olarak parti kadrosu haline gelen kadınların aldığı görevlendirmelere bakınca kadınların parti içindeki konumu zaten netleşiyor. Parti kadrosu olarak illegal örgütlenmeye geçen kadınların görevleri genellikle bir erkek yoldaşın yanına yerleşmek, evi çekip çevirmek, yemek yapmak ve ihtiyaç olduğu ölçüde belli daktilo işlerine destek olmak ile sınırlı. Vaz’ın eşi olarak tanıdığımız Rosa’nın son derece tecrübeli bir devrimci olduğunu hemen anlıyoruz. Fakat bırakalım mücadelede aktif bir görev almayı, evde yapılan toplantılarda odanın dışına çıkıyor ve toplantılara dahi katılmıyor. Ya da yine Maria’nın hikayesine baktığımızda öncü bir işçinin parti kadrosu olmayı kabul ettikten sonra adeta eve kapatıldığını ve bir süre sonra da yanına yerleştirildiği erkek ile evlendiğini görüyoruz. Bu evlilikte açıktan bir zorlama yok gibi görünse de, Maria’nın reddetme imkânı olmadığı da açık.
Kitabın sonunda kadın yoldaşların da aktif mücadeleye dahil edilmeye başlandığına dair ufak bir bölüm olmasından ve de yer yer karakterlerinin ağzından yazarın bize parti içerisindeki erkek egemenliğin sorunlu olduğunu ima etmesine karşın bu gerçekliğin bir ölçüde yazar için bile normalleşmiş olduğunu görebiliyoruz.
Bu gerçekliğin devrimci iddiadaki herhangi bir parti, militan ya da oluşum için kabul edilemeyeceğini söylememiz gerek. Bu hem militanların kapasitelerinin çok yetersiz kullanıldığı, bir bölgeyi çekip çevirebilecek öncü kadınların onlara danışılmadan evlere hapsedildiği, hem parti içerisinde kadınlar için güvenli bir alan yaratılamadığı hem de en önemlisi toplumu dönüştürme iddiasındaki bir oluşumun, toplumda egemen olan en temel baskı aygıtlarının birini tümüyle yok saydığı, hatta bu erkek egemen baskıyı yeniden üretmekte rol aldığı anlamına gelmekte.
Bugünden baktığımızda ise, devrimci örgütlerde kadının konumunun (yeterli olmasa da) iyi yönde çok ciddi aşama kat ettiğini vurgulamamız gerek. Bu başarının tek sahibi, örgütlerin içlerine kadar işlemiş erkek egemen zihniyete karşı mücadele eden sosyalist feminist hareket ve kadın mücadelesinin iradesidir. Kitap boyunca kadın devrimcilerin yaşadığı sorunların boyutu ise sosyalist feminist mücadelenin önemini ve başarısını göstermektedir.
Bizim olan sadece yarınlar değil, bugünün kendisidir
Kitabın adı, bildiğimiz üzere “Yarınlar bizimdir, yoldaşlar! İsim aslında mücadelenin hedefini vurguluyor, tüm sorunlu dönemlere, ödenen bedellere karşın inşa edilecek farklı bir toplumsallık olduğunu ve bunu inşa etme iradesinin sonsuzluğunu hatırlatıyor gerçekten de. Hikâyenin akışı da bu isim ile uyumlu. Doğru, kitabın sonunda devrim olmuyor. Hatta birçok militan öldürülüyor, büyük kısmı işkencelere görüyor, bölgedeki parti birimi ağır yaralar alıyor ve neredeyse yok olma noktasına geliyor. Ancak en sonunda mücadele yeniden başlıyor, birim yeniden kuruluyor. Mücadeleden geri adım atılmadığı gibi eskisinden de güçlü ve militanca bir mücadele sürüyor.
Dev-Genç marşının bir dizesi vardır, “Devrimciler ölür ama, devrimler durmaz sürer!”[3] Yaşanan tam olarak bu oluyor Portekiz’de. Tarihsel olarak da en nihayetinde Salazar faşizmi devriliyor, komünist devrim gerçekleşmese de demokratik cumhuriyet inşa ediliyor.
Bugünün gerçekliğinde ise devrimci mücadelenin önemini sadece bir hedef vurgusu ile açıklayamayız. Bir hedefin varlığı ve ona doğru yürüme iradesinin kendisidir önemli olan şey. Aslında kitaptaki devrimcilerin hayata bakışı ve yaşayışında da bunu görmek mümkün. Hiçbirinin mücadele iradesi sadece yarın inşa edilecek toplum ihtimali üzerinden açıklanamaz. Devrimcilerin hayatları ve tercihleri yarın için yapılmış bir fedakârlık yahut vazgeçiş değildir.
Burada feda edilen hayalleri ve imkanları küçümsemeye çalışmıyorum. Tam aksine devrimci mücadelenin, militan için bir fedakârlık olarak hissedilmediğini vurgulama hedefindeyim. Kitap boyunca Vaz, kızı Isabella’yı kaybeden Manuel Rato ve her bir devrimci büyük acılar çekiyor, dışarıdan bakınca büyük fedakarlıklar yapıyorlar. Ancak hiçbirinin bu fedakarlıkları kavrayışı, yaşayabilecekleri daha mutlu daha iyi bir hayattan vazgeçtikleri şeklinde değil. Çünkü bir devrimci için, mücadelenin içinde olmak bu çarpık ve yoz ilişkiler ağı içerisinde var olmanın ve hayatta kalmanın tek yolu.
Devrimci mücadele bir devrimci için pragmatik bir konumlanış değil. Bir mükemmel gelecek ihtimaline karşın bugün vazgeçilenler teraziye konulup çıkılan bir yol da değil mücadele. Terazide ödenecek bedeller ne kadar ağır basarsa bassın, insanca ve anlamlı bir yaşam ancak mücadeleden vazgeçmeden yaşanabilir. Sonucunda kazanmak veya kaybetmekten öte, bu insanlık dışı düzene boyun eğmemenin kendisi yani mücadelenin kendisi devrimcileri mücadeleye çeken şeydir.
Kavganın ve mücadelenin içerisinde bazen hedeflerimiz bize çok zor veya çok uzak gelebilir. Bu durum giriştiğimiz kavgadan uzaklaşmamıza veya kavgamızı anlamlandırmakta zorlanmamıza da sebep olabilir. Ancak işin ucunda yenilgi de olsa kazanım elde edilemese de tüm bu örgütlü kötülük, şiddet ve sömürü karşısında çaresizce beklemek yerine karşısına birbirimizden güç alan bir örgütlü mücadele ile çıkmak, bize güç veren bizi akıntıya kapılmış sürüklenen bir nesnedense hayatına dair karar alabilen birer özne duruma getirebilecek yegâne şeydir. Bunun hem farkında olmalı hem de sokaktaki kitlelere her an bunu hatırlatmalıyız.
Tam da bu yüzden ben bu yazıya bugün bizimdir, yoldaşlar başlığı atmayı tercih ettim. Biz mücadele içerisinde bugününü feda ederek yarını kazanmaya çalışan insanlar değiliz. Bugün dahi var olabilmemizin tek yolunun mücadele olduğunu unutmamalı, bu düzen içerisinde onurlu bir yaşam sürmenin yegâne yolunu keşfettiğimizi sürekli kendimize hatırlatmalıyız. En inandırıcılıktan uzak olduğu gün bile mücadeleci bir hayatın değerini hatırlamalı ve hatırlatmalıyız.
Yarınlar kadar, bugünler de bizimdir!
Mücadele yoluyla özneleşme, özneleşme yoluyla mücadele
Kitap yılların devrimci birikiminin sayfalara akması dolayısı ile devrimci mücadele için çok önemli sonsuz temaya temas ediyor gerçekten de. Bu yönüyle kitap hakkında bir şeyler yazarken her şeye değinmek imkânsız hale geliyor. Yazıyı da daha da fazla uzatmamak adına, son bir temaya daha değineceğim. Bölgedeki en büyük fabrika olan Cicol’da yaşananlar ve Cicol’daki öncü Gaspar.
Yazar aslında Gaspar ve Cicol’un grev sürecindeki macerasını aktarırken örgütlenme pratiklerine dair çok güncel uyarılarda bulunuyor bizlere. Gaspar bölgedeki tüm işçilerin saygıyla baktığı, sendikayı faşistlerin güdümünden kurtarmış, Komünist Parti ile doğrudan ilişkili örnek bir devrimci olarak görülüyor. Ancak kendisinden çok daha etkisiz, çok daha yetersiz yoldaşları ile kıyaslandığında çok büyük bir zaafı olduğu ortaya çıkıyor grev sürecinde.
Gaspar mücadelenin her anını doğrudan kontrol etmek isteyen, tüm kararları kendisi alan ve peşinden gelenlerin özneleşmesini önleyen bir tarza sahip. Çok öne çıktığı ölçüde de, ilk tutuklanan o oluyor. Tutuklandığı anda ise aslında partinin en örgütlü olduğu ve bütün bölgenin baktığı Cicol fabrikasında hareket bir anda kesiliyor. Bu işçiler güçsüz yahut iradesiz olduğu için olmuyor kesinlikle. Aksine işçilerin irade ve tercihlerinin hayata geçeceği bir zemin inşa edilemediği için, onların iradesi ve sesi olan Gaspar alındığı anda işçilerin iradesi ve sesi kesiliveriyor.
Manuel Rato veya Paulo’nun örgütlenme tarzına baktığımızda ise Gaspar’ın tam tersi yaklaşımı görüyoruz. Örgütlenirken herhangi bir insanın sesi olmak veya kitlelere önderlik etmek gibi dertleri yok. Aksine işçilere kendi seslerini çıkarabilecekleri ve özne haline gelebilecekleri kanallar açıldığı takdirde zaten yeni öncülerin sürekli yetişeceği iddiasıyla hareket ediyorlar ve kitabın kurgusu içerisinde haklı da çıkıyorlar. Manuel Rato köy biriminden çekildiği yeri hemen arkasından gelenler tarafından dolduruluyor.
Bu tabii ki de kitapta bir kurgusal tercih olarak gözüküyor ancak mücadelenin içerisinde de çok önemli iki gerçeğe işaret ediyor. Bunların bir tanesi pragmatik diğeri ise ilkesel. Tüm karar alma ve öncülük belirli şahıslarda toplandığı ölçüde, bu kişilerin başına bir şey gelmesi mücadeleyi hızla sekteye uğratacaktır. Ancak bu pragmatik gerçekten de öte, devrimci mücadelenin hedeflerinin insanların özgürce ve birer özne olarak, sömürüsüz baskısız bir toplumsallık içerisinde yaşamak olduğunu unutmamalıyız. Devrimciler işçilerin sesi olmaya çalışmaz, çünkü bir insanın sesi olmak demek aynı anda o insanın kendi sesine sahip olmasını önlemek demektir. Bu yönüyle Gaspar’ın örgütlenme biçimi doğrudan sosyalist ilkelere aykırı olarak düşünülmelidir.
Sonuç Yerine
Herhangi bir sonuç paragrafı yazmanın pek de mümkün olmadığı bir yazı oluşmuş oldu. Bunun sebebi kitabın mücadelenin içinde var olmaya çalışan insanlar için yaşamsal düzeyde önemli birçok farklı konuya değinmiş olması. Ben de bu sebeple içlerinden kendimce daha önemli gördüklerimi ve beni daha çok etkileyenleri bu yazı kapsamında tartışmaya açmaya çalıştım. Benim tartışmaya açtığım temalar dışında onlarca farklı tema tespit edilebilir, devrimci mücadelenin durumuna göre çok farklı dersler çıkarılabilir. Tam da bu sebeple, mücadeleye atılmış yahut atılmak isteyen her gencin okuması gereken bir kitap olduğunu vurgulamamız gerek. Teori okumak tabiki de çok önemli ve mücadelemizin hattını inşa edebilmek için vazgeçilemez bir şey. Fakat teoriye ek olarak, mücadelenin gerçekliğinin nasıl şekillendiğini de görmek, okumak, anlamak gerekli.
Yazımızı Vaz’ın bir sözüyle bitirelim. Hastalığı dolayısıyla eşi Rosa ile dinlenmesi gerekliliğini tartışırken, Rosa Vaz’ın kendisini devrimci durumda feda edebilmek adına koruması gerektiğini söyler. Vaz’ın cevabı ise şudur:
“Yanılıyorsun. En büyük fedakârlık bu değildir. Başkaldırı vaktinde yaşamını bir defada feda etmen bugün arka planda sürüp sabır gerektiren uzun soluklu mücadelelere kıyasla daha az zahmetlidir. Yaşamını bir defada feda etmen ona yavaş yavaş kıymandan çok daha kolaydır.”
[1] Salazar 1932’den 1968’e kadar Portekiz Başbakanlığı yapmış ve ülkenin mutlak yöneticisi olarak hareket etmiş faşist diktatördür. Portekiz’de faşizm ancak Salazar’ın ölümünden 6 yıl sonra, 1974 Nisan’ında Karanfil Devrimi ile devrilebilmiştir.
[2] https://sendika.org/2019/02/ozgurluge-dogru-kopus-oguzhan-kayserilioglu-529408
[3] Marşı tüm okurlarımıza öneririz: https://www.youtube.com/watch?v=N8TaU7H-nqE&list=RDN8TaU7H-nqE&start_radio=1





