Giriş
Günümüzde kültür-sanatın ticarileşmesi halihazırda bir gerçeklik iken Türkiye kapitalizminin lokomotifleri olan holdinglerin düzenlendiği ya da fonlandığı düzinelerce film festivalleri, bienaller, sergiler, turnuvalar ve birçok etkinlikler sanat alanında büyük bir yer kaplıyor.
Burjuvazinin tarihsel olarak genişlemesiyle toplumun her alanında olduğu gibi kültür-sanatı da tekeline alarak kültürel bir hegemonya oluşturmasıyla ilerleyen süreç modern kapitalist toplumların bir gerçekliğidir. Bu sürecin kökenleri ve oluşumu yazının kapsamını aşacaktır, biz bu ön kabul ve sonuçları ile ilerleyeceğiz.
Bu noktada bize düşen şunları sorgulamaktır:
-Burjuvazi neden sanat aktivitelerinde bulunur, gerçekten sanatla ilgilendikleri için mi?
-Burjuva sanat anlayışının kaynakları nelerdir?
-Burjuvazinin sanat faaliyetleri, katliam ve sömürüyü nasıl aklamaya girişir?
-Burjuvazinin sanatını tüketmemeli miyiz?
Ardından bu sorgulama zincirinden çıkan sonuçlar ile devrimci kültür-sanatın inşasının yollarını tartışacağız.
Burjuvazinin Sanatı Neden Var?
Emperyalizmin ve yerli işbirlikçi burjuvazi olan holdinglerin sanat faaliyetlerinin kökeni, kapitalizmin tüm toplumsal alanlarda örgütlenme ihtiyacından ortaya çıkar. Bu sanat anlayışı emek sömürüsünün ve emperyalizmin katlettiği milyonların üstünü örtmenin bir yoludur.
Burjuva sanatının içeriği de biçimi de kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin bir yansımasıdır.
Burjuva sanat anlayışı toplumu tüketmeye teşvik ederken sanatı ticarileştirir, tek-tipleştirir ve tekelleştirir
Kapitalist toplumda sanat üretimi sanat ürünlerinin bir meta haline gelmesiyle ilerler. Müzik, resim, tiyatro, mimari ve sinema gibi sanat dallarında çalışan çoğu sanatçı sermaye ile doğrudan ilişki kurmak zorunda kalarak sanatını icra ediyor, sanatçılar ve ürünleri şirketler tarafından sahip olunan birer eşya haline geliyor.
Sanatın içeriği ise kapitalist toplumun belirli kesitlerini farklı biçimlerde sunmanın ilerisine gidemeyen, tüketim endeksli bir hale gelmiştir. Kapitalist toplumda yalnızlaşan-bireycileşen insanın toplumsal varlığını ve yalnızlığını konu alan, emperyalist anlatıya bağlı kalarak Batılıların üstün görüldüğü ve vahşi uygarlıkları kurtardığı ve toplumu tüketime teşvik eden sanat eserleri burjuva sanatının ürünleridir.
Diğer yandan küresel ve tüketim odaklı bir toplumda yaşasak da ezilenlerin kültür-sanat faaliyetlerine erişimi yaşam pahalılığında dolayı giderek zorlaşmaktadır. Sanat ürünlerinin aylık abonelik ile erişilebildiği platformlar, medeniyetlerin tarihsel ürünlerini parayla sergileyen müzeler ve birçok ticarileşen sanat ürününün varlığı işçi sınıfı ve gençlik için erişmesi için zor hale gelmiştir.
Sınıflı toplumlarda estetik standartlar tarihsel olarak hegemon sınıfın iradesiyle oluşur. Kapitalist toplumun estetik standartlarını burjuvazi ise belirler. Neyin güzel ya da çirkin olduğunu belirleyen burjuvazi, estetik olanı çıkarlarına göre şekillendirir ve karar verir. Örneğin antika denilen olgu bunun bir yansımasıdır. Önceki tarihsel dönemlerde estetik olduğu kabul edilen bir sanat ürünü veyahut bir madde, bir süre sonra hâkim sınıflar için işlevini yitirirse sonraki dönemin hâkim sınıfı onu kendi çıkarı için yeniden üretip estetik olarak nitelendirebilir. Mesela köleci topluma ait bir çanak, feodal toplumda işlevini yitirse de kapitalist toplumda burjuvazi o eşyayı bir meta olarak satmak için onu estetik bir antika eşya olarak nitelendirebilir. Bu örnekte de görüldüğü üzere, insanlığın evrensel olduğunu düşündüğü estetik olgular aslında sınıflı toplumların bir sonucu olarak gelişmiştir.
Tüm bunlara bakıldığında holdinglerin sanatının kaynaklarını ve işlevini görebiliyoruz. Türkiye kapitalizmin en büyük bölüğü olan holdingler, burjuva sanatının gerekliliğiyle hareket edip sanatı üretim ve tüketime indirgeyerek sömürü ve katliamların üstüne örtmektedir.
Katliam ve Sömürünün Üstü Sanatla Örtülebilir Mi?
Gazze’de siyonist İsrail tarafından başlatılan katliamlar esnasında Türkiye’deki birçok şirketin İsrail’e ticaret sevkiyatında bulunduğu ortaya çıkmıştı. Süregelen katliamlar esnasında İsrailli bir beton firmasında hisseleri bulunan ve şirkete yatırım yapan Zorlu Holding bu firmalarda yalnızca biri. Katliamların yaşandığı esnada şirketin sanat merkezi olan Zorlu PSM’de düzinelerce sergi, festival ve konser düzenleniyordu. Zorlu gibi holdingler, bir yandan bir katliam faili olarak on binlerce insanın ölümünün sorumlularından biriyken diğer yandan bunun üstünü örtmek için sanatsal faaliyetlerde bulunmaktadır. Ama teşhir eylemleri ve yaratılan kamuoyu sayesinde birçok sanatçı Zorlu PSM’de yapacağı gösterileri iptal etmiş, bir süre sonra da Zorlu Holding de İsrailli şirket ile bağlarını koparmak zorunda kalmıştır.
Diğer yandan holdinglere bağlı işçiler ağır koşullarda çalışıp hayatını kaybetse de greve çıkıp işten atılsa da holdinglere bağlı olan sanat platformlarında bu sömürünün üstünü örtmek için sanatsal faaliyetler devam etmektedir.
Kapitalist toplumun yarattığı sömürü ve katliam rejiminin bileşenleri gözleri bu vahşetten uzaklara çevrilmesi ve kendilerini aklamak için sanatsal faaliyetlerinin her daim sürdürecektir. Bu noktada bizler, sistemi bir bütün olarak ele alıp bu gerçekliği gözler önüne serip bu durumu teşhir etmeli ve devrimci kültür sanat olanaklarını yaratmalıyız.
Burjuvazinin Sanatını Tüketmemeli Miyiz?
Kültür-sanatın burjuvazi tekelinde olması gerçekliğine rağmen, kültür-sanatı değiştirmeye niyeti olanlar olarak ve toplumun veya sanatın güncel durumunu daha iyi kavrayabilmek için eleştirel bir tüketimden bahsedebiliriz. Öyleki bir olgunun karşıtını yaratmak için, onun ne olduğunu iyi anlamlandırmak gerekiyor.
Burada eleştirel tüketim diye bahsettiğimiz edilgen bir süreç olmamalı. Burjuva sanatını tüketip eleştirmek, teşhir etmek ve karşıtı yaratmak için elzem olan bir tüketimden bahsediyoruz. Ayrıca burjuva sanatına ücretsiz olarak erişmeyi sağlayan tonlarca açık kaynak platformların varlığını da unutmamak gerekiyor.
Bu sayede devrimci kültür-sanatı yaratımı için kendimizi güçlendirebiliriz.
Devrimci Kültür-Sanat
Kapitalist sanat anlayışına ve kültürel hegemonyaya karşı üretilen kültür-sanat için kullanılan birçok kavram mevcut, “karşı kültür”, “sosyalist kültür-sanat” vs. Öncelikle kavram tercihimizi açıklayarak başlayalım. Neden devrimci kültür-sanat kavramını kullanıyoruz?
En geniş anlamıyla kültürel hegemonyaya karşı olan kültür-sanat anlayışını-akımını “karşı kültür” olarak açıklayabiliriz. Özellikle 2. Paylaşım Savaşı ardından ortaya çıkan bu akımda, Gramsci ve Althusser’in metinlerinin ve kültürel hegemonya kavramının akademide yer edinmesi ve dünyada barış hareketinin yükselmesiyle oluşan bu anlayış şemsiye bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır.
Örneğin kapitalist bir toplumda sosyalizm propagandası içeren bir sanat ürünü de bir karşı kültür ürünüdür ama aynı zamanda Vietnam’a karşı topyekün savaş halinde bulunan ABD devleti ve burjuvazisinin yarattığı kültürel hegemonya bileşkesinde barış hareketi etrafında gelişen bir kültür-sanat anlayışına sahip Beatles grubunun solisti John Lenon’ın sanat ürünleri de bir karşı kültür ürünüdür. Ya da Türkiye özgünlüğünde dindar ve baskıcı bir kültürel hegemonyanın olduğu bir ülkede seküler ve muhalif bir sanat ürünü de bir karşı kültür ürünü olabilir. Ayrıca kavramın kendisi “karşı olmayı” merkezine alarak etkenlikten uzak bir konumda yer alır, dönüştürme iradesinin yok sayarak faaliyetin yerine tutumu koyar.
Kültür-sanat anlayışlarının farklı sınıflı toplumlarda farklı biçimlerde oluştuğunu hatırlarsak “sosyalist kültür-sanat” kavramının halihazırda sosyalist bir toplumdaki kültür-sanatı işaret ettiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla sosyalist bir toplumdaki kültür-sanat anlayışının deneyimlerinden yola çıkarak bir prefigürasyon[1] pratiği sergileyebiliriz ama doğru kavramı kullanmamış oluruz. Bu bakımdan özellikle Sovyet deneyimi ve Sovyet kültür-sanatı dönüp bakmamız gereken bir uğrak noktası konumundadır. Devrim sürecinde yaygınlaşan Sovyet avangartı içinde oluşan Proletkült, Konstürktivizm ve Eisenstein sineması gibi sanat akımları hala daha tartışılan ve dönüp bakılan akımlardır. Sonrasından gelişen bürokratikleşme dalgasıyla ortaya çıkan toplumcu gerçekçilik akımı uzun yıllar tüm dünyayı etkisi altına almış olsa da geçmişte yaşanan Sovyet avangartını gölgelemiş ve kendini biçim ve içerik olarak sürekli tekrarlayan bir duruma gelmiştir.
Devrimci kültür-sanat derken içinde bulunduğumuz sınıfsal formasyon olan kapitalist toplumda devrimci kültür-sanattan bahsediyoruz. Ve tabii devrimci derken kapitalist toplumun ortadan kaldırıp sosyalist toplumun kurulmasını kastederek devrimci diyoruz.
Her olgu karşıtıyla var olur. Burjuva sanat anlayışının karşısında da devrimci kültür-sanat anlayışı vardır, olmak zorundadır. Devrimci kültür-sanat anlayışı kapitalist toplumun burjuva sanat anlayışına karşı, sosyalist bir toplumu kurmaya giderken sisteme karşı kullanılacak bir kültür-sanat anlayışıdır. Yani yok olmak üzere ortaya çıkan bir sanat anlayışıdır. Kapitalizmin işleyişini bilen ve içeren fakat bunu aşmaya yönelik ürünler ortaya çıkartan, hem biçim ve hem de içerik olarak kapitalizme karşıt şekilde örgütlenen bir anlayıştır. İçeriğinin devrimci olup da kolektif biçimde üretilmeyip ticarileşmiş bir sanat ürünüyse bu bir devrimci sanat ürünü olamaz, aynı şekilde tersinden de.
Ne Yapmalı?
Devrimci kültür-sanatçı anlayışı perspektifiyle ilerleyip ezilenlerin kültür-sanata erişimini sağlamak, kolektif biçimde kültür-sanat üretimi ve aynı zamanda eleştirel tüketimlerde bulunmak, holdinglerin kendilerini aklamak için oluşturdukları sanatsal faaliyetleri her yerde ve her biçimde teşhir etmek önümüze koymamız gereken şeylerdir.
Yaratacağımız kültür-sanat ürünlerinin günümüz koşulları ve politik gündemleri ile doğrudan bağını kurmalıyız. Örneğin günümüzde kültür-sanatın emperyalizm ile doğrudan ilişkili olduğunu hatırlatalım. Ayrıca AKP-MHP rejiminin yasakçı ve sansürcü zihniyetinin her geçen sanata- ve özellikle devrimci kültür-sanata- yönelik saldırılarının her geçen gün arttığını gözlemliyoruz. (Bu yazı vasıtasıyla BEKSAV, Grup Yorum ve tüm devrimci kültür-sanat tutsaklarına dayanışmamızı iletmiş olalım.)
Ama tüm bunlardan önemlisi tüm bunları yaparken sınıfsal ve devrimci bir perspektifle örgütlü biçimde yol alıp kültür-sanat prefigürasyon-yıkma-yapma süreçlerini doğrudan örgütlemek gerekiyor. Yani holdinglerin ve burjuvazinin sanat anlayışına karşı mücadele ederken aynı anda holdingleri ve burjuvazinin hegemon olmasını sağlayan sistemine karşı mücadeleyi sürdürmek, bunları aynı anda ve bir bütün olarak ele almak gerekiyor.
[1] Gelecekte kurulacak olanın, yarını beklemeden bugünden, kendi pratiklerinle ve örgütlenme biçiminle yaşatmaya başlamak.






