Üniversitelerdeki Efsunu Kırmak: Feminist Dönüşüm

“Hangi fakülteden olduklarını bilmediğim öğrencilere ve öğretmenlere yöneltebileceğim tek suçlama, üç yüz yıldır aralıksız serilip duran çimenliklerini savunmaları sırasında benim küçük balığımın bir köşeye gizlenmesine yol açmalarıydı.” (Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf, İletişim Yayınları, syf. 8)

Prometheus ateşi tanrılardan çalıp insanlıkla buluşturduğundan beri bilgi tarihin kurucu ögelerinden biri olmuş, insanın emek etkinlikleri birbirini yaratmaya, koşullamaya başlamıştır. Yaşama ait bilgi muhtelif veçhelere bürünmüş, insanlık yaş aldıkça bilgiye nasıl ulaşırız soruları sorulmaya başlanmış ve nihayet epistemoloji doğmuştur. Fakat “Bilgi kime hizmet eder?” sorusu yüzyıllar boyunca “Bilgi nasıl edinilir?” sorusu kadar sorulmamış, gölgede kalmıştır. Çünkü bu sorunun cevabına halihazırda vakıf olanlar, yani egemenler; bilginin sınırlarını ve sorulan soruları tarih boyunca belirlemiştir.

Öyle ki Antik Yunan’da sadece aralarında Aspasia gibi isimlerin bulunduğu “hetaira” yani “kafadar kadınlar” bilgi üretimine ancak sınırlı olarak katılabilmiştir. Orta Çağ’da ilksel birikimin gerçekleşmesi için yaşamın bilgisine sahip olan şifacı kadınlar cadı diye yakılmış, yüzyıllar boyunca kadınlardan topluluklara bilhassa da diğer kadınlara aktarılan bilgi, erkekler tarafından çalınmıştır.

O günden bugüne, erkek egemenliğinin gölgesinde yapılan araştırmalar; kadınların bedeninin, bilincinin, emeğinin tahakküm altına almaya hizmet edecek şekilde gerçekleştirilmiştir.

Örneğin Kanazawa, 2005’te World Science’de yayınladığı araştırmada şiddet eğilimlerinin güçlü genetik bileşenlere sahip olduğunu ve dayak yiyen kadınların ortalamadan daha yüksek oranlarda erkek çocuk sahibi olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. Kanazawa gibi binlerce “bilim adamı”, erkek egemenliğini meşrulaştırmak için kadınların beyin hacimlerinden, duygularına kadar “ampirik deney” adı altında girilip çıkılmayan alan bırakmamıştır.

Ancak kadınların ellerinden alınan alanlara daha güçlü bir şekilde, özellikle de feminist metodoloji ile geri dönmesiyle kendisini dev aynasında görenler sınıfta kalmıştır. 

Silvia Federici’nin “Cadılar, Cadı Avı ve Kadınlar” kitabında dediği gibi “Asıl büyü bildiğimizi bilmememizdir”. Yaşamın her alanını yeniden üretecek bilgiye sahipken bu alanlardan dışlanmamız, evlerin ve üniversitelerin en karanlık köşelerine itilmemiz, özgüvenlerimizin yerle bir edilmesi gerçekten de bir büyü, bir efsun olsa gerek. 

Virginia’nın Küçük Balığı Şimdi Üniversitede…

Bu efsun, bir zamanlar üniversitelerin kapısından içeriye alınmayan kadınların amfileri doldurmaya başlamasıyla, feminist metodolojinin gelişmesiyle dağılmaya başlamıştır. Feministler pozitivist bilim anlayışının getirdiği “araştıran vs araştırılan” ikiliğini yaratan hiyerarşik konumlanmayı aşmak, genelleme yapmayı bilimsellikten saymayan anlayışı dönüştürmek için kollarını sıvamıştır. Bu sırada egemenlerin bilgi üretiminde ölçülebilirlik, kar maksimizasyonu, patent alımı gibi belirlediği prensiplere karşı mücadelenin kapıları  aralanmıştır. 

Kadınlar üniversitelere, akademiye girdikçe bu alanlardaki cinsiyetçi uygulamaları bir bir deşifre etmiştir. Erkek şiddetine, tacize, ayrımcılığa karşı birbirleriyle dayanışabilecekleri alanlar oluşturmuştur. Çünkü bilgi üretimindeki cinsiyetçiliği dönüşüme uğratmak kadar akademiye sıkışıp kalmayarak söz konusu dönüşümün yaratıldığı toplumsal alanı, yani kampüsleri dönüştürmek asıl kalıcılığı sağlayacak şey olacaktır. 

Türkiye’de 80 Darbesi öncesinde  sosyalist hareketle bağ kurmuş, zamanla kadın çalışmalarına yoğunlaşmaya başlayan akademi ve dergi çevrelerindeki kadınlar; “Dayağa Karşı Yürüyüş”, “Mor İğne” kampanyaları ile tartışmaları belirli bir çevreyle sınırlı kalan taciz ve erkek şiddeti gündemlerini sokağa taşımıştır. Üniversitelerde YÖK’e bağlı Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezleri (KASAUM) açılmış; özellikle sosyal bilimlerdeki aile, şiddet araştırmalarına feminist perspektif kazandırılmaya çalışılmıştır. 

Hafızamızı tazelersek…

2000’lerden sonra kadınlar akademide hukuk, sosyoloji gibi alanlarda yapılan çalışmalardan beslenerek kadınlar için çeşitli kampanya çalışmaları düzenlemiştir.  TCK Kadın Çalışma Grubu’nun yaptığı çalışmalardan bunlardan birini, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlı Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM) ile üniversiteler aracılığıyla yapılan kadına yönelik aile içi şiddet araştırmaları da bir diğerini oluşturuyor. 

2012 yılında Ankara Üniversitesi’nde kadınların mücadelesiyle Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Destek Birimi (CTS) açılmıştır. 2015 yılında ise Özgecan Aslan’ın katledilmesi sonrasında ülke çapında üniversitelerde yapılan eylemselliklerin baskısıyla YÖK, tüm üniversitelere “Toplumsal Cinsiyet Tutum Belgesi” göndermiştir. Bu tutum belgesi, toplumsal cinsiyete dair zorunlu dersleri, üniversite içerisinde öğrencilere ve idari birimlere düzenli eğitimler, seminerler ve  toplantılar yapmayı zorunlu tutuyordu.

Fakat 2019 yılında dönemin YÖK başkanı Mehmet Ali Yekta Saraç’ın toplumsal cinsiyet kavramının toplumun değerleriyle örtüşmediğini, eşitlik gibi kavramlar yerine aileyi ikame etmenin Türk toplumunun üstün değerlerini öne çıkaracağını ifade etmesiyle beraber tutum belgesi yayından kaldırılmıştır. 

Kadınların on yıllardır sürdürdüğü kurumsallık çalışmaları; feminist akademisyenlerin 2016’da KHK ile üniversitelerden ihraç edilmesiyle, iktidarın mobilizasyon aracı olan KADEM gibi kurumları oluşturmasıyla ve feministlerin diyalog halinde olduğu kurumların iktidar lehine kullanılmasıyla akademide ve kadın hareketinde gerileme süreci başlamıştır. Bu süreçte patriyarka üniversitelerde, sokakta, evde elinde bulundurduğu sopanın ağırlığını artırmış; üniversitelerde kadınların kadın olmaktan kaynaklı yaşadığı herhangi bir sorun dahilinde diyalog kurabilecekleri CTS, CİTÖK gibi birimler yaygınlaşamadan kapatılmıştırlar. 

Günümüzde feministlerin üniversitelerde yaratacağı dönüşümü tartışırken kazanılan ve kaybedilen şeylere dönüp bakmamız gerekiyor. Çünkü özellikle kadın öğrencilere kayyım rektörler tarafından yutturulmaya çalışılan şey, üniversitelerin işleyişinin her zaman günümüzdeki gibi olduğu ve kadınların yaşadıkları herhangi bir olayda yönetimin ya da diğer üniversite bileşenlerinin hiçbir şey yapamayacağı oluyor. Keza bu hafızaya sahip olan kadın akademisyenlerin yavaşlattıkları adımları, kadın öğrencilerle birlikte hızlandırması gerekiyor. Yaşanan saldırılar teorinin eylemle buluştuğu praksisi, fakülte odalarına, laboratuvarlara sıkıştırmamalı.

Efsun etkisini göstermeden panzehirini bulmalıyız. 

Çıkış Yolu: Üniversitenin Her Alanında Sosyalist Feminist Örgütlenme

Panzehirin ana bileşenini, Bologna süreci ile beraber sermaye için iyice standardize edilen, rekabet ve performansa ya da projeler gibi çok kaynaklı gelir kapılarına dayalı, cinsiyetçiliğin ta kendisinin üretildiği üniversitelerde sosyalist feminist mücadeleyi büyütmek oluşturuyor. 

Günümüzde ticari birimler haline gelen üniversitelerde akademisyenlerden öğrencilere her bileşen egemen sistemin birer yeniden üreticisidir. Yani sistemde vasıflı bir meta olarak kendimizi sunmak için üniversitelerde yetiştirilirken, aynı zamanda patriyarkal kapitalizmi hem bilgi bağlamında hem yaşam tarzı bağlamında yeniden üretiyoruz.

Baykar’da çalışırken savaş sanayisine üretilen bilgi, savaşlarda kadınların bedenlerinin satılmasına katkı sunuyor. Çünkü savaşın bir parçası oluyor. İnsanlığın emek etkinlikleriyle yüzyıllar boyunca oluşturulan bilgi mirası patentlenerek kadınların ücretsiz bir şekilde ulaşamayacağı bir sağlık sektörüne hizmet ediyor. Birbirleriyle bağlantısı olmayan üretimler gibi gözüken şeyler aslında kapitalizmin hayatlarımızı çepeçevre sardığı bu aşamada birbirleriyle daha önce hiç olmadığı kadar bağlantılı. Ve bu bağlantının ucu patriyarkaya da dayanıyor. 

Kampüslerde var olan sosyalist feministler olarak sermayenin bilgi üretim ihtiyacını karşıladığı üniversitelerin dönüşümünü kadınlar, gençler, çocuklar, halklar için daha aydınlık gelecekleri kurma yolunda başlıca mücadele alanlarımızdan biri haline getirmemiz gerekiyor. Bu yüzden kazanılacak her bir kadın kulübü, toplumsal cinsiyet dersi, savaşa hizmet eden projeye “hayır” deyiş, kadınların yararına yapılacak araştırma önemli. Önümüzdeki dönemlerde daha da önemli olacak. 

Akademinin ve öğrencilerin egemenler tarafından kendilerine ayrılan köşelere geçip beklemesi feminist mücadeleye kaybettirir. 19 Mart eylemliliklerinden kadın cinayetleri eylemliliklerine en ön safları dolduran üniversiteli genç kadınların örgütlü gücünün üniversitelerde yaratacağı dönüşüm, patriyarkal kapitalizme karşı verilen mücadelede önemli mevziler kazandıracaktır.

Ya bilginin üretildiği ve zaten yaşam alanımız olan üniversitelerde mutlak sömürü ya kurtuluşumuz olan sosyalist feminizm!

Yazar