Bu rapor Özgürlükçü Gençlik’in 2026 yılında “Gençliğin Geleceksizlik Zirvesi’i için Doğanın Çocukları ile birlikte hazırlanmış ve 19 Nisan 2026 tarihinde gerçekleştirilen Gençliğin Geleceksizlik Zirvesi’nin raporlar bölümünde sunulmuştur.
Yaşam ve Talan Arasında: Geleceksizliğe Ekoloji Perspektifinden Bakmak
Gelecek, her geçen gün kapitalizmin yarık açtığı alanlardan çıkan farklı krizler karşısında tehdit altındadır. Türkiye’de gençlerin hayatları ekonomik krizinin gölgesinde ve patriyarkal kapitalizmin yarattığı şiddet biçimleriyle her gün kampüslerde, sokaklarda, kentin her köşesinde kasten inşa edilmiş bir tehlikenin altında yaşamak zorunda bırakılıyor. Tüm bunlar olurken aslında bu geleceksizliğin merkezinde duran ama bu gündemler arasında kendisine belki de onlar kadar yer bulamayan bir konu aslında ekolojik kriz. Oysa her geçen gün kapitalizm yaşam alanlarını daraltmaya, halk sağlığını, gıda güvenliğini, su kaynaklarını, ormanları, biyoçeşitliliği kısaca tüm türlerin yaşamını bütünüyle geri dönülmez biçimde tehdit ediyor. Eğer başka bir dünya kurmak isteniyorsa bunun yolu, yaşanabilir bir gezegen için mücadele etmekten yani ekoloji mücadelesi vermekten geçiyor.
Her yaz sıcaklık dalgalarının yarattığı ölümlerle ve kuraklık sebebiyle gıda üretiminin riske girmesiyle karşı karşıya kalınmaktadır. Bu sebeple aslında solunan havanın temizliğinden, market raflarındaki gıdalara kadar ekolojik kriz her geçen gün günlük yaşamı daha da fazla etkiliyor. Kimi zaman bu etkiler orman yangınları ve seller gibi afetlerle çok daha ani bir şekilde açığa çıkıyor. Sadece 2026 yılında, geçtiğimiz dört ayda pek çok büyük sel felaketleri yaşandı. Özellikle yılın başında Güney Afrika’da ve Kenya’da yaşanan seller 1.5 milyon insanı yaşamlarını etkiledi. Şubat ayında ise peşi sıra gelen Atlantik fırtınaları Avrupa’nın batısında ve Fas’ta haftalarca süren sel ve kasırgalara yol açtı. Bazı ülkelerde OHAL ilan edildi. Bu, durumun ciddiyetine ve ülkelerin bu afetlerle baş etme kapasitelerine dair pek çok şey söylüyor.
Öte yandan sadece bu yılın ilk 4 ayında yaşananlar, önümüzdeki aylarda Pasifik Okyanusu’nun orta ve doğu kısmındaki suların alışılmadık derecede ısınmasından kaynaklanan sıcaklıklar sebebiyle yaşanacak derin kuraklık ve aşırı yağışlar dünyanın pek çok yerini farklı şekillerde etkileyecek. Türkiye’de iklim bilimciler bu ısınma dolayısıyla temmuz sonundan itibaren rekor sıcaklıkların yaşanmasının beklendiğini vurguluyor.
Tırnak içinde ‘afet’ olarak nitelendirilen bu yangınlar, seller ve sıcaklık çarpmaları doğal afetler değil, politik afetlerdir. Çıkış noktalarından önleyici tedbirlerin alınmasına kadar tüm bunlar politik seçimlerin bir sonucudur. Her gün silah sanayisine yatırımlar yapılırken, asker ve polis sayısı arttırılırken, afetlere karşı hazırlık için yeterli bütçeler ayrılmıyorsa, teknoloji bu yönde geliştirilmiyorsa, kurtarma çalışmaları için gerekli çalışmalar yapılmıyorsa bu bir tercihtir. Halk afetler karşısında dayanışmayla ayakta kalmaya çalışırken, yöneticiler yıkım sonrasındaki inşadan elde edecekleri kârları düşünebiliyorsa bu kapitalist sistemin karı yaşama tercih eden mantığının bir sonucudur. Geleceği tehdit eden asıl sebep iklim krizinin doğal olarak yükselmesi değil bu politikalar üstlerine imparatorluklarını kuran yüzde birlik kesimin dünyayı yok oluşa sürüklemesi ve ekolojik dengelerin bozulmasıdır.
Ekoloji ve Savaş: Bir Barış Mücadelesi Olarak Ekoloji
İçinden geçilen şu günlerde emperyalist güçlerin sebep olduğu savaşlar gelecek için en büyük tehditlerden bir tanesi. Orta Doğu’ya atılan her bombada tüm türlerin yaşamından eksilen günler söz konusudur. İsrail ve Amerika’nın Filistin’de ilk 60 günde 20’den fazla ülkenin yıllık emisyonundan daha fazla karbon salınımı yaratıyor, İran’daki savaşla bu katlanarak artmaya devam ediyor. Savaşın ilk 14 gününde 5 milyon ton, yani 84 ülkenin yıllık toplam karbon emisyonundan daha fazla bir karbon salınımı gerçekleşti. Görüldüğü gibi savaşlar tüm gezegenin geleceği için en büyük tehdit unsurlarından bir tanesi. Ancak emperyalist güçlerin yer altı kaynakları üstünde egemenlik kurarak kendi hegemonyalarını güçlendirmek adına verdikleri bu savaşların ardında iklim krizinin en büyük sebeplerinden olan enerjinin -yani ekonominin- üstüne inşa edildiği fosil yakıtlar var.
Ek olarak silah sanayisinin yarattığı karbon salınımı gizlenilmeye çalışılsa da sadece ABD ordusunun yeryüzündeki tüm kurumlar arasında en büyük sera gazı emisyonuna sahip olduğunu ve 2010 ile 2019 yılları arasında tahmini 636 milyon sera gazı ürettiği biliniyor. Eğer bu veri ülkelerin karbon salınımı sırasına koyulsaydı, ABD ordusu tek başına emisyonlar açısından küresel sıralamada 47. sırada yer alır, Portekiz ve İsviçre gibi ülkeleri geride bırakırdı. Bunun yanı sıra bugün haber bültenlerinden düşmeyen nükleer silah tehdidi meselesi bize güvenliğin bir ekolojik mesele olduğunu gösteriyor. Tüm bu sebeplerle ekoloji mücadelesi, gerek fosilden çıkış talebiyle gerek savaş karşıtı duruşuyla, gerek yıllardır sürdürdüğü nükleer karşıtı hareketle bir barış mücadelesi olarak geleceği savunmak için bir zorunluluk. Venezuela’nın işgalinin İran’da, Filistin’de, Libya’da düşen bombalara yakıt olmaması için tüm dünyada birleşik bir ekoloji mücadelesi barışın ve geleceğin kalbinde yer alıyor.
Türkiye: Her Yeni Gün Yeni Bir Talan
Türkiye’deki duruma bakıldığında her gün yeni bir talan haberi karşımıza çıkmaktadır. Ormanların sermayeye açılması, su havzalarına şirketlerin atıklarını olduğu gibi atıp herhangi bir yaptırımla karşılaşmamaları, pestisit seviyeleri sebebiyle her ay başka bir sınırdan dönen gıdaların haberleri… 2025 Temmuz ayında çıkan talan yasasıyla birlikte Türkiye’nin tamamı maden ruhsatına açıldı. 2026 başı itibariyle Şubat sonuna kadar ki izinli maden ruhsatı sayısı 7.628 olarak kaydedildi. Durumun vahimliği, 1923-2002 yılları arasındaki maden ruhsatları sayısıyla da daha da pekişiyor. 79 yıllık süreçte toplam 1186 maden ruhsatı çıkarıldı. 2008-2023 yılları arasında 386 maden ruhsatı verildi. Temmuz ayında çıkarılan işgal yasasından sonraki 3 ayda 181 yeni ruhsat çıkarıldı.
Maden ruhsatlarındaki artıştan da tahmin edilebileceği gibi birçok şehrin yarısından çoğu maden sahalarına verilmiş durumda. Giresun’daki talanlarla bir şehrin neredeyse tamamının maden sahasına açılması gündeme geldi. Benzer şekilde şu an Rize’nin %82’si, Trabzon’un %77’si, Artvin’in %75’i, Bayburt’un %65’i madenlere ruhsatlandırılmış durumda. Dersim, Hatay, Sinop da Doğu Karadeniz katledilen bölgeler arasında. Bu haritalardan bu şehirlerin silinip yerlerine maden çukurlarının açılması demek.
Tüm bu konjonktüre baktığımızda Türkiye aktif olarak bir savaşın içinde olmasa da bu maden sahalarıyla dağları yıkıp yerlerine ölüm çukurları bırakan bu düzen aslında kapitalizmin doğayı bir kaynak olarak gören bakışının bir sonucu. Bize ne bir yaşam alanı, ne nefes alacak bir hava, ne içecek bir su bırakmak istemeyen bu düzen bomba çukurlarına benzeyen bu ölüm çukurlarıyla bize bariz bir sınıf savaşının varlığını hatırlatıyor. Çünkü bu çukurların üstünden bir avuç insan zenginliklerine zenginlik katarken, işçiler İliç felaketinde gördüğümüz gibi bu madenlerde bir kaza yaşandığında göz göre göre toprak altında ölüme terk ediliyor. Yine bu ölüm çukurlarından yayılan zehirler toprağı, suyu, yenilen içilen her şeyi, solunan havayı kirletiyor. Bunun sonuçlarından ise yine işçi sınıfı, kadınlar, çocuklar ve bu talan edilmiş geleceği miras alması beklenen gençler etkileniyor. Geleceğe paha biçilen fiyat, bugün devletin ‘tabii kaynaklar’ olarak baktığı yaşam kaynaklarını şirketlere satmak için biçtiği fiyatta sıkıştırılmış durumda.
Yaşama Karşı Yasa Rejimi: Her Yıl Yeni Bir Katliam Yasası
“Katliam Yasası” ifadesi ilk defa 2024 yılında 5199 sayılı hayvanların korunması kanunda yapılan değişiklikle yürürlüğe giren 7527 sayılı yasa ile sokak hayvanlarının özellikle de köpeklerin toplatılmasını ve ölüm kampı denilen barınaklarda “ötenazi” uygulayarak katledilmesini kapsayan yasayı ifade etmek için kullanıldı. Sokağın sakini olan köpekler huzur içinde yaşadıkları mahallelerinden koparıldı, bu gün hala koparılmaya devam ediyor. Sokaklarda onların boşluğuyla oluşan yere ise iktidar eliyle normalleştirilen ve daha da ağır bir boyuta taşınan şiddet sarmalarıyla doldu, bugün haber bültenlerinde görülen bu. Çocukların güvenliğini tehdit ettiği iddia edilen köpekler gidiyor ancak çocuk ölümleri her gün artmaya devam ediyor. Bu yasa halktan gelen tüm tepkilere, direnişlere rağmen uygulanmaya özellikle farklı partilerin seçildiği belediyeler üstünde iktidar tarafından bir baskı mekanizması olarak kullanılmaya devam ediliyor.
Katliam yasası izleyen süreçte her yıl yaşamı hedef alan yeni talan yasalarıyla yüz yüze geldik. Bugün bu talan yasaları her geçen gün hızla artarak geleceğimizi tehdit ediyor, satılığa çıkarıyor. Bunlardan en göz önünde olanı yukarıda bahsettiğimiz “Maden Yasası”ydı ancak sadece bununla sınırlı kalmıyor. Son bir yıl içinde Orman Kanunuyla ormanlar sözde “kamu yararı” kisvesiyle turizm, enerji ve inşaat projelerine açıldı. Meclis önünde Akbelenli kadınların günlerce nöbet tutarak engellemeye çalıştığı Zeytin Yasasındaki değişiklikle artık Zeytinlikler bir maden projesi söz konusu olduğunda koruma altında değil. Akbelendeki kazanımların temeline yatan zeytin yasası bu değişiklikle beraber 6 yıl sonra direnişi yeniden kritik bir eşiğe getirdi. Akbelen Nöbeti yeniden başladı, bir gecelik acele kamulaştırma kararlarıyla köylülerin karşına kolluk kuvvetleri dizildi. 31 Mart 2026’da Akbelenli Esra Işık; Akbelen’i, köyünü, yaşam alanlarını savunduğu, içinde büyüdüğü Akbelen direnişini geleceğe taşıyan bir genç olarak, sadece Muğla ve Akbelen için değil maden yasasının hedefinde olan tüm bölgeler için bir umut olduğu için hukuksuzca tutuklandı. Ancak Esra için ülkenin dört bir yanında insanlar seslerini yükseltti. Esra ise her mektubunda Akbelen için, doğa için, yaşam için direnmeye devam edeceğini hatırlattı. O bunları yazarken Akbelen’in örnek teşkil ettiği bu direniş, farklı şehirlerde maden projelerine karşı yaşam alanlarını savunmak için halkı bir araya getirdi.
Bu “Katliam Yasaları” arasına eklenmesi planlanan bir diğer yasa ise Su Kanunu. Tarım ve Orman Bakanın açıklamasına göre 2026 yılı içinde yasalaşması hedeflenen bu kanunla zaten eksikliği söz konusu olan suyu temel bir hak olarak tanıyan kamucusal bir yasa yerine suyu tamamen bir meta olarak gören, halka değil sanayi ve tarım şirketlerine su tedariğinin garanti altına alınmasını amaçlayan bir yasa taslağından söz ediliyor. Yasanın hedeflerinden biri su yönetimini tek elde toplamak. Bu da yerel yönetimler su kaynakları üstünde daha az söz sahibi olması demek. Bir diğer hedef su kaynaklarına zararıyla, ve köylüleri yerinden etme pratikleriyle bilinen Türkiye’deki ekoloji hareketinin yıllardır mücadele verdiği HES projelerinin önünü daha da açmak. Yasanın geleceğimizi direkt olarak tehdit eden en kritik kısmı ise su tahsislerini daha net ve uzun vadeli hale getirmeyi amaçlaması. Yani bu su kaynaklarının halka değil şirketlere garanti edildiği bir yasa demek. Taslağı konuşulan bu kanunu Türkiye’nin suyunun yıllardır sanayinin, madenciliğin ve yanlış tarım politikalarının ağır baskısı altında kurban edildiği gerçeğiyle birlikte okumak gerekiyor. Son 60 yıl içinde yaklaşık 3 Van Gölü büyüklüğüne denk gelen 1.3 milyon hektar sulak alan yok edildi, son 50 yılda 36 göl tamamen kurudu. Bunun yanı sıra sanayi atıkları sebebiyle her gün var olan sulak alanlar kirletiliyor ve bu durum gündelik yaşama zehir taşıyan nehirler, müsilaj ve Türkiye’nin üç yanını saran ölü denizler olarak yansıyor.
Sonuç olarak doğa üzerindeki tahribat, tarihte görülmemiş bir hızla enerji üretimi, madencilik faaliyetleri, kentleşme ve sanayi politikalarının birleşik etkisiyle geleceği tehdit ediyor. Bu süreç yarattığı yıkımın boyutları itibarıyla geniş çaplı bir savaşın çevresel etkileriyle karşılaştırılabilecek düzeyde. Yani hem savaşlar hem de yıkım konusunda onlarla yarışan ülkelerin kendi çevre politikalarının yarattığı bir yıkım söz konusu. Unutulmamalı ki bu politikaların arkasında yer alan kapitalist üretim ve büyüme modeli, yalnızca doğanın yoğun sömürüsünü derinleştirmekle kalmamakta, aynı zamanda iklim değişikliğinin etkilerini de belirgin biçimde artırmaktadır.
Bilimsel projeksiyonlar, mevcut eğilimlerin sürmesi halinde Türkiye genelinde yüzyılın sonuna kadar ortalama sıcaklık artışının 5,9°C’ye ulaşabileceğini ortaya koymaktadır. Bu artışa paralel olarak kar örtüsünde ve toplam yağış miktarında ciddi azalmalar beklenmektedir. Öte yandan, küresel karbon döngüsünde kritik bir rol oynayan ve toplam karbonun yaklaşık yüzde 40’ını depolayan sulak alanların kurutulması, yalnızca biyoçeşitlilik kaybına yol açmamakta aynı zamanda bu alanlarda depolanan karbonun atmosfere salınmasıyla iklim değişikliğini daha da hızlandıran bir etki yaratmaktadır.
Geleceği Yeşertmek: Geleceği Yeşerten Gençler ve Yaşam Savunucuları Olacak!
Tüm bunlar birlikte ele aldığımızda artık iklim krizi “gelecek nesilleri” düşünerek hareket edilmesi gereken bir hassasiyet meselesi olmaktan çıkmıştır. Bahsedilen gelecek biz gençlerin bugün de etkilerini hissettiği kendi geleceğimizdir. Çözüm ise tüm bu krizler arasında yükselen eko-anksiyeteyi sönümlendirmek amacıyla yapılan tekno iyimserlik haberlerinde değil. Karbon tutan teknolojiler, bomba yağdıran emperyalist devletlere bir çözüm değil. Plastik tüketen mikroorganizmalar fosil yakıt temelli plastik şirketlerine bir alternatif olamayacak.
Çözüm ancak antikapitalist bir mücadeleyle tüm üretim, tüketim ve karar alma biçimlerini doğayı ve tüm türleri gözeterek dönüştürmekle mümkündür. Bu, mevcut sistemi “yeşil” hale getirme mücadelesi değil, geleceğimizi geri alma mücadelesidir. Bu da üretimin ve yaşamın örgütlenme biçimini köklü şekilde dönüştürmeyi gerektirir. Doğa sermaye birikiminin bir girdisi değil, bir yaşam ağı olarak ele alınmalıdır. Enerji, madencilik ve kentleşme politikaları kâr mantığına göre değil toplumsal ihtiyaçlar ve ekolojik sınırlar doğrultusunda, demokratik olarak planlanmalıdır. Fosil yakıtlardan çıkış ve ekolojik yıkıma yol açan sektörlerin daraltılması, yalnızca teknolojik bir dönüşüm değil aynı zamanda toplumsal bir dönüşüm olarak görülmelidir. Bu sebeplerle ekoloji mücadelesi, kimi zaman bir ağacı koruma meselesi olarak basite indirgenmeye çalışılsa da aslında bir ağaçtan yola çıkarak gerek fosil yakıtlara, gerek nükleere, gerek apartheid rejimine, gerekse emperyalizme karşı bütünlükçü bir mücadele vermektir. Bugün geleceğimiz yaşamın tahrip edilen tüm alanlarda yeniden yeşertilmesi için verilen mücadelesine bağlıdır. Bu da ancak gençlerin kapitalist sisteme karşı yaşanılabilir bir dünya için ekoloji mücadelesi yükseltmesiyle mümkündür.
Özgürlükçü Gençlik olarak bu noktada Doğanın Çocukları’nı bir adres olarak gösteriyoruz. Doğanın Çocukları bu sömürü düzeni için bilgi üretim fabrikasına dönüştürülmeye çalışılan üniversitelerde alternatif ekolojik bir bilimin fen bilimlerden sosyal bilimlere, mühendislik fakültelerinden mimarlik fakültesine mümkün olduğunu göstermek için örgütleniyor. Bireysel tercihlere indirgenen, günlük yaşamı sürdürmek için gerçekleştirilen temel faaliyetleri iklim krizinin sorumlusu gibi göstermeye çalışan bir “sürdürülebilirlik” yıkamasına karşı anti kapitalist bir ekoloji bilincini yükseltmek için üniversitelerde çevre kulüplerinde, topluluklarda mücadele ediyor. Çünkü geleceği emeğiyle örecek olan gençler gittiği her alanda bu ekolojik bilinçle hareket etmeli.
“Gençliğin Geleceksizlik Zirvesi” aracılığıyla kurulacak olan komisyonlarda bilimde, mühendislikte, sanatta, iktisatta ekolojik bir geleceği nasıl inşa edeceğimiz ana meselelerimizden biri olarak önümüze koymalı ve tüm türler için yaşanılabilir bir geleceği birlikte inşa etmeliyiz. Çünkü artık yaşama dair ne varsa ekolojik olmalı.






