Bu raporda büyük oranda Özgürlükçü Gençlik’in 2026 yılında “Gençliğin Geleceksizlik Zirvesi’ne giderken: Gençlik Nerede? İşçilik, İşsizlik ve Geleceksizlik” başlığı altında gerçekleştirdiği söyleşiler dizisinin Sosyal-İş Sendikası ile gerçekleştirilen “Marketlerden Hayatın Her Alanına: Hizmet Sektörü” başlıklı oturumunda yapılan sunuş ve tartışmalardan yararlanılmıştır.
Türkiye’de “Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar” işkolu olarak tanımlanan 10 No’lu işkolu, hizmet sektörünün en geniş ve en heterojen alanını oluşturur. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre bu işkolunda çalışan işçi sayısı 4.3 ila 4.6 milyon arasında değişmektedir. Bu büyüklük, toplam kayıtlı işçi sayısının dörtte birinden fazlasına denk gelmekte ve iş kolunu Türkiye’deki en kalabalık emek alanı haline getirmektedir. Bu nedenle söz konusu işkolu doğrudan Türkiye kapitalizminin ana çarklarından biri olarak değerlendirilmelidir. Bu işçilerin de gözle görülebilir büyüklükte bir çoğunluğu mağaza market sektöründe çalışmakta olup, sayıları toplam 200 ila 250 bin arasında değişmektedir.*
Hizmet sektörünün kapitalist üretim ilişkileri içindeki temel işlevi, düşük maliyetli ve esnek emek gücünü sürekli biçimde dolaşıma sokmaktır. Perakende ticaret zincirleri, bazı çağrı merkezleri, özel eğitim kurumları ve büro hizmetleri gibi alt alanlar yüksek işgücü devri, işçi sirkülasyonu ve düşük ücret düzeyiyle karakterize edilir. Bu alanlar, sanayi sektöründen farklı olarak sabit üretim mekânlarına dayanmaz, aksine parçalı, dağınık ve küçük ölçekli işyerlerinden oluşur. Bu egemen sınıfların bir taktiği olarak tabanda örgütlenmeyi zorlaştırırken, kendileri açısından denetimi kolaylaştırır.
Güncel Çalışma Koşulları
Sektördeki çalışma koşulları genel olarak sigortasız çalışma, düşük ücret, uzun çalışma saatleri ve yoğun denetim olarak karşımıza çıkmaktadır. Asgari ücret düzeyi bu sektörde yaygındır ve çoğu durumda fazla mesai ücretleri ya ödenmemekte ya da kayıt dışı bırakılmaktadır. Özellikle perakende sektöründe çalışan işçiler; yoğun müşteri trafiği, performans baskısı ve sürekli gözetim altında çalışma gibi koşullarla karşı karşıyadır.
İş güvencesi son derece sınırlıdır. İşten çıkarmalar kolay ve yaygındır; bu durum işçilerin kolektif hareket etmesini zorlaştırırken, işyerlerinin küçük ve dağınık yapısı işçilerin birbirleriyle temas kurmasını ve ortak hareket geliştirmesini engellemektedir. Bu nedenle sektör sermaye açısından hem düşük maliyetli hem de düşük riskli bir emek alanı olarak işlev görmektedir.
Gençliğin Sektördeki Konumu ve Yönelimi
Hizmet sektörünün en belirgin özelliklerinden biri genç işçilerin yüksek yoğunluğudur. Özellikle üniversite öğrencileri, artan yaşam maliyetleri ve yetersiz kamu destekleri nedeniyle çalışma hayatına erken yaşta dahil olmaktadır. Türkiye’de öğrencilere sağlanan burs ve kredi miktarları, büyük şehirlerdeki barınma ve temel ihtiyaç giderlerini karşılamaktan uzaktır. Bu nedenle öğrenciler, eğitim süreçleriyle eş zamanlı olarak çalışmak zorunda kalmaktadır.
Gençlerin bu sektöre yönelimi yalnızca bireysel bir tercih değil, aynı zamanda devlet politikalarıyla da doğrudan ilişkilidir. Şok, Migros ve A101 şubelerine yönelik İŞKUR tarafından yürütülen programlar, işverenlerin genç işçi istihdam etmesini teşvik etmektedir. Özellikle işçinin maaşının belirli bir süre (bu yazı kaleme alındığı sırada ilk 6 ay) devlet tarafından karşılanması, sermaye açısından genç işçiyi daha cazip hale getirmektedir. Bu durum, genç işçilerin ucuz ve geçici bir emek gücü olarak sistematik biçimde piyasaya sürülmesi anlamına gelir.
Mağaza market sektörünün genç işçiler -ve genç işsizler- tarafından bu kadar sık tercih ediliyor olmasının başlıca sebepleri arasında şubelerin çok sık ve genellikle evlere yakın yerde konumlanıyor olması, görece daha kolay bir iş gibi görünmesi ve “en azından bir maaşım olsun” düşüncesidir ancak gerçek bundan çok farklıdır. Markete kasiyer olarak giren bir genç işçi gerek reyon düzenleme, gerek mağazanın temizliği, gerek depo alanında düzenleme yapmak gibi birçok farklı iş tanımından sorumlu tutulmuştur. Bu hem genç işçinin yeniden üretim sürecini uzatmakta hem de meslek hastalıklarına daha kolay yakalanmasına sebep olmaktadır.
Pandemi süreci bu alandaki genç işçi eğilimini daha da hızlandırmıştır. COVID-19 sonrası dönemde birçok deneyimli işçi işten çıkarılmış, bu boşluk büyük ölçüde üniversiteli gençlerle doldurulmuştur. Bu dönüşüm, işyerlerinde hem ücret seviyesinin düşmesine hem bu gençlerin her işi yapabilir kabul edilmesine hem de iş disiplininin yeniden yapılandırılmasına yol açmıştır. Genç işçiler; yaşam koşulları, deneyim eksiklikleri ve geçici çalışma eğilimleri nedeniyle daha kolay denetlenebilir ve daha düşük ücretlere razı edilebilir görülmektedir. Bu durum genel çalışma koşulları ve ücret düzeyinin de aşağı çekilmesine sebep olmaktadır.
Hizmet sektörünün bir diğer sacayaklarından olan kafe ve barlarda da durum mağaza ve marketlerden çok farklı değildir. Üniversite öğrencileri, cep harçlığı çıkarmak, evinin kirasına destek olmak için girdikleri, biraz olsun maddi olarak nefes almak istedikleri için girdikleri kafelerde ve barlarda, sistemin günden güne ağırlaşan koşulları altında sürekli işçi olmakta; bu sektörde “o kafe senin, bu bar benim” sürünmektedirler.
Üniversite eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalan genç sayısı ise özellikle pandemi sonrası doruk noktasına ulaşarak 11 milyonun üzerine çıkmıştır. (2020-26 arası) Bu gençler üniversite hayatından, kampüslerden ucuz işgücü olmak üzere koparılmakta, genç emeği vasıfsızlaştırılmakta, üniversite eğitimi ve diploması değersizleştirilmektedir.
Üniversite ve kampüs yaşamından koparılarak işçileşen, yaşamını idame ettirebilmek için, nefes alabilmek için, evinin elektriği, faturası kesilmesin diye, mutfağına alışveriş yapabilmek ya da borçlarını ödeyebilmek için çalışmak zorunda kalan bu gençler, sistemin çarklarına deneyimsiz, toy ama dinamik, atılgan verimli ve aşırı sömürülmeye uygun kurbanlar olarak sunulmaktadır.
Genç işçiler; deneyimsiz olmaları, haklarını yeterince bilmemeleri, yüksek işsizlik baskısı altında çalışmaya mecbur bırakılmaları nedeniyle patronlar açısından en kolay sömürülebilir kesimlerden biri haline getirilmektedir. Yüksek personel devri, parçalı çalışma saatleri ve “her an yenisi bulunabilir” algısı, örgütlenmenin önüne bilinçli olarak çekilen engellerdir.
Esnek, güvencesiz ve günlük çalışma biçimleri, gençlerin ruh ve sinir sağlığını, hayatın iç disiplininin tutturulmasını, sosyal yaşam ve ilişkiler dengesini de kötü yönde etkilemekte, gençlerin büyük çoğunluğu hem okuyamamakta, hem de o küçük ve boğucu iş yerinin sürekli aynı ve monoton hareket alanı içerisinde sıkışmaktadır. Bu gençlerin büyük çoğunluğu iş yerlerinden evlerine/yurtlarına, sabah tekrar iş yerlerine dönmekte; kapitalizmin tekrar eden, tüketici ve yabancılaştırıcı çalışma düzeni içerisinde yaşamlarının tamamı sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillenmektedir.
Sendikal Yapı ve Mücadele Pratikleri
Örgütlülük düzeyi bu işkolunda son derece düşüktür. Resmi verilere göre sendikalı işçi oranı %0.13 civarındadır. Bu oran, Türkiye ortalamasının dahi oldukça altındadır ve işkolunun sistematik biçimde örgütsüz bırakıldığını göstermektedir. Sermaye açısından bu durum, ücretlerin baskılanması ve çalışma koşullarının esnekleştirilmesi için elverişli bir zemin de yaratır. Bu nedenle 10 No’lu işkolu, klasik anlamda sanayi proletaryasından farklı olarak “güvencesiz emek rejiminin” en yoğunlaştığı alanlardan biri haline gelmiştir.
Bu işkolunda faaliyet gösteren üye sayısı olarak yoğun sendikalar arasında Tez-Koop-İş ve Hak-İş yer almaktadır. Ancak bu sendikalar, çoğu durumda işçilerin taleplerini aktif biçimde savunmaktan uzak, uzlaşmacı bir çizgi izlemektedir. Bu durum, işçiler arasında sendikalara yönelik güvensizliği artırmakta ve örgütlenme oranlarının düşük kalmasına sebep olmakta, işçinin özneleşmesindense sendika ağalığının perçinlenmesine yol açmaktadır. Buna karşılık, son dönemde alternatif örgütlenme arayışları da ortaya çıkmaktadır. Sosyal-İş Sendikası, bu bağlamda öne çıkan örneklerden biridir. Sosyal-İş işyeri komisyonları ve taban örgütlenmeleri aracılığıyla daha katılımcı bir model geliştirmeye çalıştığını ifade etmektedir.
Kafe-Bar işçilerinin daha küçük ölçekli ve görece daha parçalı işyerlerinde çalışmaları, bildiğimiz anlamdaki diğer sendika modellerine kıyasla farklı bir tür örgütlenmeyi ve işyeri bazlı komiteleri gerektirmektedir. Burada öne çıkan devrimci sendikalardan biri de TEHİS’tir. Yaşamı kurmanın sistem içinde imkansızlaştığı, örgütlenme pratiklerine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulan günümüzde bu sendika özellikle kafe barlardaki genç işçiler arasında alternatif bir devrimci sendikacılık anlayışı sunmaktadır.
Hizmet sektörü ve 10 No’lu işkolunda büyük ölçekli ve uzun süreli grevler yerine, daha parçalı ve kısa süreli eylemler görülmektedir. Mağaza veya şube bazlı direnişler, sosyal medya üzerinden yürütülen kampanyalar ve işyeri içi küçük ölçekli protestolar bu pratikler arasında yer almaktadır. Bu eylem biçimleri, işkolunun dağınık yapısına uyumlu olmakla birlikte, kalıcı kazanımlar elde etme konusunda sınırlılıklar barındırmaktadır.
Kadın işçilerin bu süreçteki rolü dikkat çekicidir. Hizmet sektöründe kadın emeğinin yoğunluğu, mücadele süreçlerine de yansımakta; birçok direnişte kadın işçiler öncü bir rol üstlenmektedir. Bu durum, işkolundaki mücadele dinamiklerinin önemli bir bileşeni haline gelmiştir.
*Türkiye’de “Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar” iş kolu olarak tanımlanan 10 No’lu iş kolu, hizmet sektörünün en geniş ve en heterojen alanını oluşturmaktadır; dolayısıyla raporda veriler bu iş kolu üzerinden alınmış, yer yer sektör iş kolu ile sınırlandırılmıştır.
Kaynakça:
–https://sendikadata.com/iskolu/isci/10-nolu-is-kolu/
–https://blog.microfon.co/son-10-yilda-turkiyede-19-milyon-genc-universiteyi-birakti/
-https://www.mobofis.com.tr/blog-detay/restoran-ve-kafelerde-vardiya-planlama-nasil-yapilir
–https://isigmeclisi.org/11846-calismanin-gorunmeyen-yuzu-ogrenci-isciler-ii






