Bu rapor Özgürlükçü Gençlik’in 2026 yılında “Gençliğin Geleceksizlik Zirvesi’i için Kampüs Cadıları ile birlikte hazırlanmış ve 19 Nisan 2026 tarihinde gerçekleştirilen Gençliğin Geleceksizlik Zirvesi’nin raporlar bölümünde sunulmuştur.
İnsanlık farklı tarihsel koşullar içerisinde değişip dönüşürken -çevresini de dönüştürürken- hep emek kullanımı söz konusu olmuştur. Kâh bitki kökleri toplarken kâh çocuk doğururken… Emeğin kullanımı üretim biçiminin gelişimine bağlı olarak değişirken, kadınların emeğinin ve bedeninin erkekler tarafından tahakküm altına alınmasına dayalı patriyarkanın var olmasıyla beraber iki cinsiyet arasındaki emek arasında da hiyerarşi ve sömürü kurulmaya başlanmıştır.
Kadınların yaşamı yeniden üretirken harcadıkları emek değersizleştirilmiş, kadınlar birçok emek faaliyetinden dışlanarak sistem tarafından kendilerine dayatılan rollere hapsedilmişlerdir. Kapitalizmden önceki üretim ilişkilerinde de kadın emeği sömürüsü var olsa da bu sömürü, kapitalizmde olduğu gibi özgül bir sömürü biçiminde olmamıştır.
Kapitalizmle beraber daha önce var olmayan bir ayrım ortaya koyulmuştur. Üretim ve yeniden üretim alanları birbirinden ayrılmıştır. Köleci ve feodal üretim ilişkilerinde kadınlar yeniden üretim alanının, yani özel alanın sorumluluklarıyla yükümlü olsalar da üretim veya müşterek alanlarda emekleriyle kendilerini sistem içerisinde var edebilecekleri olanaklara sahipti. Oysa kapitalizmin patriyarkayla kurduğu ilişkiler bütününde kadınlara biçilen roller ve var oldukları alanların sınırları keskinleşti.
Cinsiyet fark etmeksizin emek sömürüsüne dayalı kapitalizm; kadınların emeğini ve varoluşunu ikincilleştiren patriyarka adlı sistemi ortadan kaldırmadı. Dünya nüfusunun yarısını oluşturan bir cinsiyetin ücretli emek sömürüsüne katılmayışı kapitalizm açısından rasyonel olmasa da buzdağının görünmeyen kısmında yatan çıkarlar, kapitalizm için patriyarkayla uzlaşacağı zemini oluşturdu. Bu da kadınların karşılıksız emeği oluyor.
Bir işçinin bir sonraki iş gününe hazırlanması, yani yeniden üretimi için gerekli olan duygusal, maddi ve fiziksel tüm ihtiyaçları ücretsiz bir şekilde karşılayabilecek patriyarka tarafından tarihsel akış içerisinde bu rollere sıkıştırılarak oluşturulmuş ikinci cinsiyete kapitalizmin sırtını yaslaması; kadınları ücretli iş gücüne katmaktan daha rasyonel gelmiştir. Bu, kadınların iş gücünden dışlandığı anlamına gelmemektedir. Fakat üretim ve yeniden üretim alanlarının ayrılmasıyla sömürü çift koldan ilerlemiş ve ücretli bir şekilde olmasa da kadınların emek verdiği süreçlerin bütünü ve bedenleri patriyarkal kapitalizmin denetimine girmiştir.
Yeni Emek Rejiminde Kadınlar ve İşsizlik
Bugün Türkiye’de Şimşek Programı ve OVP programlarıyla beraber bu özgül emek biçiminin, yeni emek rejimi inşa edilirken ilk esnekleştirilen ve kamusal alandan uzaklaştırılan emek biçimi olduğu görülebilir. Emek yoğun sektörlere uygun ucuz iş gücünün üretimi ve yetiştirilmesi hane içine, kadınlara yüklenirken patriyarka da kadınların emeklerinin ve bedenlerinin daha yoğun bir şekilde sömürülmesinden fayda sağlıyor. Esnek çalışma modelleriyle de emek rejimi daha güvencesiz, sigortasız ve ucuz hale getirilirken ücretli emek sömürüsü kadınlarla beraber hane içine taşınıyor. Bu sayede yoksulluğun idaresinde ve ucuz iş gücü yetiştirmekte kadınların rolleri aksamazken; kamusal bir alanda yemek ve yol gibi giderlerle sermaye için artacak işçi ücreti, evde gerçekleştirilen parça başı işlerle bu giderlerden kurtularak minimize edilmiş oluyor.
Konu kadınların ev içinde/dışındaki yoksulluğu, iş gücüne katılımı olunca araştırmalar gerçekliğin bir yanını gösterse de 5 milyon 925 bin kadının ev işleriyle meşgul olduğu, 1 milyon 567 bin kadının işbaşı yapabilecek olduğu fakat iş aramadığı, 1 milyon 513 bin kadının iş bulma ümidi olmadığı, 5 milyon 346 bin kadının ise çalışamayacak durumda olduğu tespit edilmektedir.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek tarafından yürütülen Orta Vadeli Program (OVP) ile kadınlara uzaktan, yarı zamanlı ve taşeron çalışma gibi esnek çalışma biçimleri; “Hem çocuklarınızla ilgilenirsiniz hem de istihdama katılırsınız.” söylemleriye imkân gibi sunulmaya ve yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır. Oysa kadınlar için bir imkândan çok sermayeye hizmet eden bu politikada; daha kolay işten çıkarmalar, tazminat hakkının gasbedilmesi, işverenin istediği anda “iş yok” diyerek işçiyi ücretsiz izne gönderebilmesi gibi uygulamalar “kadın istihdamını artırdık” söylemi eşliğinde 2025 yılında daha da yaygınlaştı.
Ev eksenli çalışma, parça başı üretim, bakım emeği ve hizmet sektörü gibi alanlarda yoğunlaşan kadın emeği; denetimsiz, güvensiz ve haklardan yoksun bırakılmış bir şekilde çalıştırılmaya mahkûm ediliyor. Böylece kayıt dışılık yalnızca ekonomik bir kategori değil, kadın emeğinin sistematik olarak değersizleştirilmesinin ve görünmez kılınmasının temel araçlarından biri haline gelmektedir. Keza Dilovası’ndaki parfüm fabrikası yangınındaki kadın ve çocuk işçilerin ölümü ile evden çok düşük ücretlerle sigortasız paketleme gibi işlerin yapılması; içine sürüklenilen yoksulluğun bir sonucudur.
Yoksulluk, daha yakından incelenip kategorileştirildiğinde kadın yoksulluğu, yalnızca gelir eksikliğiyle açıklanabilecek bir durum değildir. Bu yoksulluk; çoğu zaman görünmeyen, ölçülmeyen ve bu nedenle tartışmanın dışında bırakılan bir emeğin sömürüsünün sonucuna odaklanır.
Toplumsal cinsiyet temelli iş bölümü, kadınları sistematik olarak ücretsiz emek alanına yerleştirir. Ev içi işler; çocuk, yaşlı ve hasta bakımı gibi faaliyetler yaşamın devamlılığı için zorunlu faaliyetler olmasına rağmen görünmez kılınır. Emeğini hane içindeki yaşamın sürdürülmesi için yıllar boyunca sarf eden kadınların geleceklerini kurabilmeleri veya mevcut yoksulluğu aşabilmeleri için hiçbir garantörleri yoktur. Bu görünmezliğin yanı sıra istihdamda olan kadınların 10 milyon 753 bininden yalnızca 7 milyon 603 bini kayıtlı, sigortalı biçimde istihdam edilirken; 3 milyon 150 bin kadın kayıt dışı çalıştırılmaktadır. 2025 yılında yayımlanan Küresel Cinsiyet Açığı Raporu’na göre Türkiye, 0,633 puan ile 148 ülke arasında 135’inci sırada yer almakta; yani sondan yedinci sıradadır. Bu tablolar, kadın emeğinin önemli bir bölümünün hâlâ güvencesiz, görünmez ve korunmasız koşullarda sürdürüldüğünü açıkça ortaya koymaktadır.
Kadınlar emeklerini piyasa içinde veya dışında kullanmalarına rağmen çoğu zaman ekonomik bağımsızlık elde edemezler. Gelirleri sıklıkla hane içine “ek gelir” olarak görülür, kendilerine ait olmaz; çocukların ihtiyaçları, evin giderlerini karşılamak için kullanılır. Birikim yapılamaz, kendine ait bir bütçeye sahip olunamaz ve geleceğin kurulumu askıda kalır. Kadın yoksulluğuna “zaman yoksulluğu” tanımlaması da içkindir. Kadınlar çifte sömürünün içerisinde dinlenmeye, düşünmeye ve kendini geliştirmeye ayıracak zaman bulamaz.
Aile yapısı içinde kadınların ikincil konumlandırılması, yoksulluğun erken yaşlardan itibaren oluşmasına neden olur. Erkek çocukların eğitimine ve mesleki gelişimine daha fazla yatırım yapılırken, kadınların eğitimi ve ekonomik bağımsızlığı çoğu zaman sınırlı destek görür. Bu durum, kadınların işgücü piyasasına daha dezavantajlı koşullarda girmesine yol açar.
Patriyarkanın kadının emeğini tarihsel olarak ikincilleştirmesiyle beraber kapitalizmin yaymaya çalıştığı asgari bir düzeydeki ortak ücret politikası kadınların ücretlerinde farklılaşır. Aynı işi yapan iki cinsiyet arasında ücret farkı bulunmaktadır. Yapılan işin niteliğinden ve yeniden üretim için gerekli emek-zamandan bağımsız bir şekilde kadının aldığı ücrete patriyarkanın yardımıyla birçok kesinti uygulanmaktadır. Bu kesintiler yalnızca kısa vadeli gelir kaybı yaratmakla kalmaz, uzun vadede emeklilik haklarının zayıflamasına ve yaşam boyu süren bir ekonomik kırılganlığa yol açar.
Boşanma, eş kaybı ya da aile içi şiddet gibi durumlar, kadınlar açısından yoksulluğun en görünür hale geldiği anlardan biridir. Bu tür durumlarda kadınlar, yeterli sosyal destek mekanizmalarının yokluğu nedeniyle hızla ekonomik güvencesizlik içine sürüklenebilir. Bu da kadın yoksulluğunun sürekliliğiyle beraber kriz anlarında derinleşen bir yapıya sahip olduğunu gösterir.
İktidarın Aile Yılı Politikaları
İktidarın yirmi yılı aşkın süredir uyguladığı neoliberal sömürü politikaları incelendiğinde, kadın düşmanı yönelimin rastlantısal değil, süreklilik içeren bir siyasal strateji olarak adım adım inşa edildiği açıkça görülmektedir. Bu yönelim, yalnızca söylemsel düzeyde değil; hukuki düzenlemelerden sosyal politikalara, eğitimden istihdama kadar geniş bir alanda kurumsallaştırılmıştır. Bugün “Aile Yılı” ve hemen ardından gündeme getirilen Aile ve Nüfus 10 Yılı söylemleri, bu uzun sürecin yeniden yapılanmasının güncel ve keskin ifadeleridir. Dolayısıyla karşı karşıya olduğumuz tablo ani bir politika değişiminin değil, 2003’ten bu yana istikrarlı biçimde örülen patriyarkal ve neoliberal yeniden yapılandırma sürecinin bir sonucudur.
2025 yılının Cumhurbaşkanı kararıyla “Aile Yılı” ilan edilmesi ve bunu izleyen süreçte Aile ve Sosyal Hizmetler ve Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın “Aile ve Nüfus 10 Yılı” perspektifini dillendirilmesi, devletin nüfus politikaları ile emek rejimini ve toplumsal cinsiyet düzenini eş zamanlı olarak yürütme iradesini açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu çerçevede “aile”, yalnızca ideolojik bir referans değil; aynı zamanda toplumsal yeniden üretiminin, kadın emeğinin görünmezleştirilmesinin ve bakım yükünün, yoksulluğun idaresinin kadınlar üzerinde yoğunlaştırılmasının temel aracı olarak konumlandırılmaktadır.
İktidar aileyi kutsallaştırıp “güçlü bir Türkiye’nin yapı taşı” olarak propagandasını tüm devlet makamlarını kullanarak gerçekleştirirken 2025 yılında 94’ü şüpheli ölüm olarak kayda geçmek suretiyle toplamda en az 391 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Kadın cinayetlerinin ve erkek şiddetinin artış gösterdiği bir dönemde aileyi kutsayan politikaların öne çıkarılması, bu şiddeti görünmez kılmanın ve meşrulaştırmanın bir yolu haline gelmektedir. Çünkü şiddetin önemli bir bölümü tam da bu kutsal olarak sunulan aile yapısı içerisinde gerçekleşmektedir.
Bu noktada cezasızlık politikaları belirleyici bir rol oynamaktadır. 2021 yılında kadınları koruyan en önemli sözleşmelerden biri olan İstanbul Sözleşmesi’nin iktidar tarafından feshedilmesiyle beraber faillerin iyi hâl indirimleriyle ödüllendirilmesinin, koruma kararlarının etkin biçimde uygulanmamasının ve şiddet faillerini sistematik olarak korumanın arttığını görüyoruz. Medya, erkek egemen adalet sistemi, diyanet gibi aygıtlar kullanılarak erkek şiddetini teşvik eden bir zemin yaratılmaktadır.
Evlerde, iş yerlerinde yaratılan güvensizlik ortamı, kadınların kamusal alandan çekilmesine neden olan temel unsurlardan biridir. Güvensiz ortam içinde yaşayan kadınlar; eğitim hayatlarını yarıda bırakmak zorunda kalmakta, iş arama ya da çalışma süreçlerinden vazgeçmekte ya da bu süreçleri sınırlı ve güvencesiz koşullarda sürdürmektedir. Özellikle genç kadınlar için üniversiteye gitmek, başka bir şehirde yaşamak ya da bağımsız bir yaşam kurmak giderek daha zor hâle gelmektedir. Böylece kadınların kamusal alandaki varlığı istihdama katılımlarıyla daraltılırken, güvenli alan gibi tariflenen fakat şiddetin en çok yaşandığı aileye geri dönüş teşvik edilmektedir. Ancak bu geri dönüş koruyucu değil, bağımlılık üretici bir mekanizmadır. Ekonomik bağımsızlıktan yoksun bırakılan kadınlar, yaşamlarını sürdürebilmek için ailedeki erkeklere bu raporda açıklanan sebeplerden ötürü bağımlı kılınmaktadır.
Patriyarkanın yeniden üretiminde önemli bir yer tutan hane içi, erkek şiddetiyle doldurularak patriyarkal kapitalizmin ihtiyacı doğrultusunda yaratılan politikalar kadınlara kabul ettirilmeye çalışılıyor. Hane içine dönmesi teşvik edilen kadınlar patriyarkanın çizdiği sınırlardan çıkmazken kapitalizmin sürebilmesi için gerekli olan yeni işçi neslin yetiştirilmesi de sağlanmış oluyor.
Genç Kadınlar ve Üniversiteler
Genç kadınlar gençlik içerisinde geleceksizleşmeyi en derinden hisseden kesimi oluşturuyor. Kadın hareketinin mücadelesiyle kadınların üniversitelere katılım oranları artsa da artık üniversiteden mezun olmak genç kadınlar için eskiden olduğu gibi bir gelecek anlamı taşımıyor çünkü bir dönem ekonomik bağımsızlığı, aileden kopuşmayı garantileyebilme potansiyeli olan diplomalar işsizliğin artması ve gençlerin okudukları bölümlerde iş bulamamasıyla beraber boşa düşme riski taşıyor.
Halihazırda üniversitedeki erkek egemen yönetim anlayışı dolayısıyla kadınlar mezun olmak, başarı elde etmek için daha fazla emek harcamak, belirli kesimlerin kontrolündeki notları, referansları, bursları bulabilmek için birçok zorluğa göğüs germek durumundadır. Aynı zamanda bu zorluklara göğüs gerilirken üniversite içerisinde elinde güç bulunduran erkek yönetim veya akademisyenlerin mobbing ve tacizlerine karşı kendilerini korumak için ekstra dikkatli olmaya çalışılmaktadır. Çünkü ilkokuldan üniversiteye gelene kadar erkek egemen eğitim sisteminin tüm işleyişini görmüştür ve geleceklerinin erkek akademisyen ve yönetimlerin ağzından çıkacak bir sözle alaşağı edilebileceğinin bilincindedir.
Bursunu kaybetme, akademik kariyerinin zarar görmesi ya da iş bulamama kaygısı; kadınların yaşadıkları deneyimleri dile getirmelerini zorlaştırır. Bu bağlamda taciz yalnızca bir şiddet biçimi değil, aynı zamanda bir denetim mekanizması olarak işlev görür. Şikayet mekanizmalarının yetersizliği ve çoğu zaman etkisiz kalması, tacizin sürmesini kolaylaştırır. Kurumsal yapıların failleri koruyan biçimde işlemesi üniversiteleri kadınlar için güvensiz alanlara dönüştürür.
Bugün özellikle üniversiteli kadınlar açısından iş yaşamına giriş süreci, eşitsizliklerin yoğunlaştığı kritik bir eşik haline gelmiştir. İş ve staj arama süreçlerindeki cinsiyetçilik, teknik alanlarda (mühendislik gibi) açık ve sert biçimlerde görünür hale gelse de bu durum yalnızca bu mesleklerle sınırlı değildir. Aksine, farklı sektörlerde farklı biçimler alarak işgücü piyasasının bütününe yayılmış yapısal bir eşitsizlik rejiminin parçasıdır. Eğitimini tamamladıktan sonra 3 yıldan uzun süre iş bulamayan kadınların oranı %24,3’dır. Erkeklerde ise bu oran %10,6’dır. Eğitimini yarıda bırakan kadınların %24,1’i “ailevi nedenleri” gerekçe gösteriyor. Üstelik kadınların %10,1’i “kendi isteğiyle çalışmak istemediğini” söylüyor. Bu durum ev içi dayatmanın ve güvencesizliğin bir dışavurumudur.
Staj süreçleri bu eşitsizliklerin en erken ve en yoğun biçimde deneyimlendiği alanlardan biridir. Teknik alanlarda kadınlar sahadan uzak tutulurken; diğer sektörlerde ise ücretsiz ya da düşük ücretli stajlar aracılığıyla yoğun bir emek sömürüsüne maruz bırakılırlar. Medya, tasarım, iletişim, psikoloji, mimarlık ofisleri ya da çeşitli şirketlerin ofis birimleri; kadın emeğinin öğrenme adı altında değersizleştirildiği alanlara dönüşür. Erkek öğrenciler daha görünür ve kariyer açısından stratejik pozisyonlara yerleştirilirken, kadınlar çoğu zaman destek işlerinde konumlandırılır.
İş yerlerinde çokça görülen, aynı pozisyondaki kadınların erkeklere göre daha düşük ücret alması durumu; terfilerdeki kriterler çoğu zaman liderlik, otorite ve sahada hâkimiyet gibi erkeklikle özdeşleştirilmiş özellikler üzerinden tanımlanırken kadınların ya bu normlara uymadıklarının kalıplaştırılması ya da elenmeleri ile sonuçlanıyor. Cinsiyetçilik yalnızca ücret eşitsizliği ya da terfi engelleriyle sınırlı değildir. Kadınların sürekli olarak denetlenmesi, duygusal emek yükünün üzerlerine yıkılması, uyumlu ve bakımlı olunmasının istenmesi, görevleri dışında temizlik gibi işlerin yüklenmesi; patriyarkal normların işyeri disiplinine nasıl içkin olduğunu göstermektedir.
Okurken Çalışan Genç Kadınlar
Genç kadınlar üniversitelerin dönüşümü ve eğitimin, ulaşımın, barınmanın, beslenmenin piyasa ilişkilerine tabii hale gelmesiyle beraber yoksulluğu idare edebilmek ve öğrenimlerine devam edebilmek için okurken çalışmak zorunda kalmaktadır.
Aile içinde kaynakların dağılımında kadınların ikincil konumda olması, birçok genç kadının eğitim sürecini kendi imkânlarıyla sürdürmek zorunda kalmasına yol açar. Bu durum, daha öğrencilik aşamasında ekonomik bağımsızlık ile hayatta kalma arasında zorlayıcı bir denge kurmalarını gerektiriyor. Genç kadınlar çoğu zaman düşük ücretli, güvencesiz ve düzensiz işlerde çalışmayı kabul etmek durumunda kalıyor. Hizmet sektörü, tekstil gibi alanlar genç kadın emeğinin en çok yoğunlaştığı alanlardır. Bu işler yalnızca düşük gelir sunmakla kalmaz; aynı zamanda esnek çalışma saatleri, uzun vardiyalar ve belirsiz çalışma koşullarıyla öğrencilerin eğitim süreçlerini doğrudan etkiler. Derslere katılımın azalması, akademik performansın düşmesi ve eğitimin uzaması ya da yarıda bırakılması gibi sonuçlar bu sürecin doğrudan çıktılarıdır.
Genç kadınların emeğinin sömürülmesinin yoğunlaştığı alanlardan biri de yeni bir sektör haline gelen medya. Kadınlar emek ve beden sömürüsünün çarpıştığı alanlar olan influencerlık, telekomünikosyon işlerinde operatörlük, satış danışmanlığı gibi işlerde yoğun olarak istihdam edilmektedir. Patriyarkal sistemin oluşturduğu güzellik, estetik algıları sonucunda kapitalizm müşteriyi etkilemek için kadın emeğini ve bedenini kullanıyor. Bu da genç kadınların bedenlerine, benliklerine diğer sektörlerdeki istihdamlarına oranla hızlıca yabancılaşmalarıyla sonuçlanıyor.
Genç kadınların çalışma deneyimi, erkek öğrencilerden farklı olarak çoğu zaman daha fazla denetim ve baskı içerir. İşyerlerinde karşılaşılan cinsiyet temelli ayrımcılık, görünüşe dayalı değerlendirmeler ve taciz riski, kadınların çalışma koşullarını daha da ağırlaştırır. Bu durum, ekonomik zorunluluk ile kadınların güvenliği arasında sürekli bir gerilim yaratır.
Ne Yapmalı?
Erkek şiddeti kadınların hayatının her bir yanında kol gezerken, yaşam hakkımız gasp edilirken, evde iş yerinde okulda çifte sömürüye maruz kalırken kadınlar giderek geleceksizleşiyor. Bu durum her geçen gün daha derinden hissediliyor. Geleceksizleşmenin karşısında çözüm ise mücadeleden geçiyor. Anlattılan özgül sömürü biçimlerine karşı bütünlüklü bir sosyalist feminist politika ışığında kampüslerde kadınların hayatlarıns, bedenine, emeğine, sesine sahip çıkabileceği alanlar bir gereklilik olarak açığa çıkıyor.
Üniversitelerde zorunlu toplumsal cinsiyet derslerini, Cinsel Tacizi Önleme Birimleri’nin oluşturulması talebini yükseltirken erkek şiddetine karşı kadınların özsavunma yöntemlerini örgütlemek; kadınların kendi güvenli alanlarını yaratabilecekleri kulüp faaliyetlerini oluşturmak, var olan kulüplerdeki dayanışma zeminlerini güçlendirmek gerekiyor.
Özgürlükçü Gençlik olarak bu noktada Kampüs Cadıları’nı işaret ediyoruz. Kampüs Cadıları; genç kadınların üniversitelerden gündelik yaşamlarına kadar yaşadığı ayrımcılıktan tacize, hak gaspından baskılara kadar üniversitelerden il geneline meclisler kurarken patriyarkal kapitalizmin sanatın, bilimin, hukukun, psikolojinin, medyanın her yanını kuşatmasına karşı feminist sanatı, kültürü, hukuku üretmek için kurduğu komisyonlarda genç kadınlar ile genç kadınlar için sosyalist feminist politika üretiyor ve mücadele ediyor.
“Gençliğin Geleceksizlik Zirvesi” ile birlikte kurulacak olan komisyonlarda ise bilimde, mühendislikte, sanatta, iktisatta cinsiyet eşitlikçi bir yaklaşım ve üretimi benimsemeli; komisyonların kurulduğu alanlarda genç kadınların yaşadığı özgül sorunları da önümüze koyarak gençliğin geleceği geri alma mücadelesiyle erkek egemenliğine karşı mücadeleyi birlikte düşünmeliyiz.
Genç kadınlara bu sistem tarafından sunulan tek şeyin ölüm, geleceksizlik olduğunu görmemek imkansız. Rosa Luxemburg’un söylediği gibi “Ya barbarlık ya Sosyalizm”se yol; kadınlar yaşamayı, yaşatmayı, yeni bir dünya kurmayı yani sosyalist feminizmi seçiyor.






