Antik Yunan’da Patriyarka: Kadınlar Felsefenin Neresinde?

Bir anlatı vardır, bilirsiniz… Geniş bir meydan, meydanda tezgahlar; önlerinde sakalı uzamış adamlar, tek omzu açık elbiseleriyle hararetle bir şeyler tartışırlar. Aralarında daha bilge görünen biri, görece daha yüksek bir yere çıkar ve yaşamın gizemlerinden, erdemden, akıldan ve özgürlükten bahseder. Görünürde hiç kadın yoktur, sanki şehir tamamen erkeklerin sözlerine terk edilmiştir. Hep merak etmişimdir kadınlar bu anlatının neresine gizlenmiştir diye. Bu yazıyı onları bulmak için yazıyorum. 

Felsefenin temellerinin atıldığı Antik Yunan, birçok açıdan düşüncenin kalbiydi. Belki de fazla iyimser bir yorumlamayla sorgulamanın, tartışmanın, yeni fikirler ortaya çıkarmanın merkeziydi. Bu yorumlamanın en büyük sebebi kuşkusuz ki Antik Yunan filozoflarının aklı ilk defa tanrılardan ve mitolojiden, dinden ayrı tutarak merkeze almayı denemeleri; başka bir ifadeyle mitos’tan logos’a geçmeyi denemiş olmalarıydı. Agorada büyük bir heyecan ve coşkuyla tartışılan her yeni düşünce, aklın övgüsüyle beraber sorgulamayı ön plana alacaktı. Ancak bu sorgulamalar insanlığı bir bütün olarak özgürleştirme yoluna gitmeyecek, kimi zaman mevcut üretim ilişkileri içindeki ve cinsiyetler arasındaki sömürüyü perçinleyen, meşrulaştıran bir zemine bile oturtulacaktı. 

Antik Yunan’da üretim, kamusal ve özel alanlar 

Antik Yunan için agora yalnızca bir pazar alanı değil, aynı zamanda siyasi ve felsefi tartışmaların yapıldığı kamusal bir alandı. Orada felsefe yapabilmek yalnızca özgür erkekler olan yurttaşların hakkıydı. Bu tartışmalara katılabilmek için zengin olmak gibi bir şart bulunmasa bile boş zaman (skhole) ihtiyacından dolayı çoğunlukla zengin erkekler bulunurdu bu tartışmaların içinde. Zengin yurttaşlar günlük üretim işlerini köle emeğine dayandırdığı için felsefeye ayıracak daha fazla boş vakitleri vardı. Köleler çok ağır şartlarda tarlalarda, madenlerde, zanaat alanında veya ev içi hizmetlerde çalıştırılırken efendileri de boş vakitlerini felsefi tartışmalar içinde geçiriyorlardı. Köleciliğin filozoflar tarafından benimsenişi ve meşrulaştırılışının en bariz örneklerinden biri İyonyalı filozof Aristoteles’in kölecilik üzerine düşünceleriydi. Köleleri bir alet gibi gören Aristoteles, üretimi adi bir iş olarak görüyor ve kölelere bırakılması gerektiğini düşünüyordu. 

Antik Yunandaki farklı şehirler (polisler) birbirinden farklı toplumsal ilişkiler barındırdığı için bu yazıda daha çok Antik Atina patriyarkasını inceleyeceğiz.  Farklı üretim tarzları içinde farklı biçimlerde ortaya çıkan patriyarka, Antik Atina’nın köleci üretim biçimi içerisinde de kendine has özellikler taşıyordu. Antik Atina polisinin yapıtaşı olan, Eski Yunancada ev veya hane halkı/aile anlamına gelen oikos, yalnızca bugün bildiğimiz anlamda bir özel alan ve yeniden üretim alanı değildi. Mülkiyetin, yani toprağın, hayvanların, üretim araçlarının, kölelerin de içine dahil olduğu bir üretim alanıydı da aynı zamanda. Babadan oğula uzanan bir soy hattını ifade eden oikosu yönetme hakkı da erkeğin elindeydi. Oikos hem yeniden üretimin gerçekleştiği bir özel alan, hem de kamusal alandı. Bunu daha iyi anlayabilmek için oikos içinde kadın ve erkeğin yaşam alanını gynokis ve android olarak ayırabiliriz. Gynokis evin erkeği dışında hiçbir erkeğin giremediği, kadınların içine hapsedildiği özel alandı. Burada kadınlar erkeğe ve çocuklara bakım emeği verir, ev işleriyle ilgilenir ve dokuma yaparlardı. İlyada destanında kadının en önemli işlerinden birinin ev halkının giyinme ihtiyacını karşılayacak kıyafetler dokumak olması, bu işteki ustalıklarına göre ise kadınlık değerlerinin arttığı söylenir. Bazı oikoslarda ev işlerini yapacak köleler bulunmasına rağmen köle olmayan kadınlar dokuma işinden tamamen çekilmezdi. Dokuma, dönemin kadınlık rolünün önemli bir pekiştiricisi ve iyi bir eş olmanın göstergesiydi. Evin diğer bölümü, köleler dışındaki kadınlara kapalı olan ve kamusal alana açılan androndu. Burada felsefi tartışmalar yapılır, şölenler (Symposion)’lar gerçekleştirilirdi. Bu şölenlerden birini konu alan Platon’un Şölen adlı eserinde filozoflar aşka (Eros)’a dair konuşuyordu. Şölene davet edilen filozoflardan Pausanias; aldığı sözle aşkı popüler/fiziksel aşk ve göksel aşk olarak ikiye ayırmış, kadınları ruhen ve aklen eksik bulduğu için kadınlarla yalnızca ilk türden bir aşk yaşanılabileceğini savunmuştu. Platon’un ise tanrılara şükrettiği konuların ilki özgür doğmak, yani köle doğmamakken ikinci şükür sebebi de erkek yaratılmasıydı. Benzer bir bakışla Aristoteles ise erkek ile kadın arasındaki ilişkiyi, doğası gereği üstün ile aşağı ve yöneten ile yönetilen arasındaki ilişki olarak tanımlamıştı. 

Erkek tarihin unutturmaya çalıştığı kadın filozoflar 

Antik Yunan filozoflarının kadınlara olan bakışı yer yer tezatlıklar da barındırıyordu. Örneğin biraz önce bahsi geçen Şölen’de aşktan bahsederken en etkileyici konuşmayı yapan ve aşk merdivenleri öğretisini anlatan Sokrates, bu öğretiyi Mantineialı bilge kadın Diotima’dan öğrendiğini, Diotima’nın öğrencisi olarak yalnızca onun sözlerini aktaracağını söyler. Erkek tarih yazımı bize Diotima’dan bahsetmediği gibi, Miletli Aspasia’dan da bahsetmez. Antik Atina’da yaşamış ve Atina siyasetine önemli şekilde yön vermiş bir kadın filozof olan Miletli Aspasia özellikle retorik alanında yetkindir ve Sokrates dahil birçok erkek filozofun da öğretmenidir. Hatta Sokrates, kocası ve önemli bir devlet adamı olan Perikles’in bazı konuşmalarını Aspasia’nın yazdığını düşünür. Bu düşüncede birçoğumuzun erkek yazımı tarihten çıkardığı bir tanıdıklık yatar. Acaba tarih boyunca kaç kadının emeği, erkeklerin ismiyle aklımıza kazınmıştı? Aynı erkek yazımı tarih, birçok kadın filozofta olduğu gibi Aspasia ile ilgili de çok az bilgi barındırır. Erkek iktidarının korkulu rüyası olan kadın sesi, o dönem de korku vermiş olacak ki Aspasia zaman zaman bir filozof olarak değil, Hetaera (iyi eğitimli fahişe) olarak anılırdı. Hatta Aristophanes, komedyalarında Aspasia’yı sık sık ahlaksızlıkla hicveder, politikadaki rolünü ve tartışmalarda aldığı sözleri alay konusu haline getirmeye çalışırdı. Eğitim almak için Philus’tan Atina’ya giden Aksiothea ise Antik Yunan patriyarkası içinde direnen bir başka kadındı. Hetaera olarak damgalanmamak ve akademide dışlanmamak için derslerde erkek gibi giyinirdi. Onun hakkında bilinenler Aspasia’nınkinden bile azdı, erkek tarih onu da yazmamıştı. 

Onların hayatlarına dair bu kadar az bilgiye sahip olmamız, feminist tarih yazımının önemini bize hatırlatıyor. Görünmeyeni gözler önüne sererken tarihi de baştan yazmış oluyoruz. Felsefe tarihi içinde, düşüncenin erkekler tarafından çitlenmiş bölgelerine girme cesareti gösterdiğimiz vakit bambaşka bir tarihle karşılaşıyor, böylece onu baştan yazıyoruz. Tarihi ancak erkek yazımından çıkarıp feminist bir bakışla  tekrar yazdığımızda kadınların kadim direnişine şahit olabilir ve bu direnişten aldığımız güçle bugünün mücadelesini güçlendirebilir, feminist yarınlara ışık tutabiliriz. Kadınların sesiyle, tarihi ve dünyayı feminist dönüştürmeye…

Yazar