Bugün gençlerin yaşadığı sıkışma egemen dil tarafından sürekli bireysel bir sorun gibi anlatılıyor. Barınma krizi içinde yaşayan, geleceksizlikle kuşatılmış, hem işyerlerinde hem de kamusal alanda baskıyla çevrelenmiş gençlere, kaygılarının iç dünyalarından kaynaklandığı söyleniyor. Öfkemizi uyumsuzluk, yorgunluğumuzu tükenmişlik sendromu olarak niteleyen egemen dil, bireyi yaşadığı toplumsal gerçeklikten soyutluyor. Dahası sistemin içinde barınamayan insanlara çözümün pahalı terapilerden ve kişisel gelişim kurslarından geçtiği anlatılıyor.
Bütün bunlar birlikte düşünüldüğünde, sistemin kullandığı psikolojik dilin tarafsız olmadığı rahatça görülebilir. Bu dil belirli bir tarihsel zemin üzerinde kuruldu, belirli bir sınıfın çıkarlarını gözeterek şekillendi ve bugün bize tarafsız bir bilim diliymiş gibi sunuluyor. Hangi acının hastalık sayılacağını, hangi öfkenin tedavi edilmesi gereken bir bozukluk olarak kodlanacağını, hangi toplumsal sıkıntının kişisel bir kusura dönüştürüleceğini belirleyen bu dilin kendisi egemenlerin bir aygıtıdır.
Bu yüzden Freud’u tartışmak, yalnızca bir psikoloji kuramını tartışmak değildir. Bugün gençliğe “sorun sende” diyen egemen psikoloji dilinin tarihsel kaynaklarından birine bakmaktır. Freud’un kuramı, insanın acısını toplumsal ilişkilerden çok iç çatışmalar, çocukluk deneyimleri, aile ve bastırılmış arzular üzerinden açıklayan güçlü bir miras bıraktı. Kapitalist düzen ise bu mirası gençlerin kaygısını ve öfkesini toplumsal koşullardan koparıp yeniden bireyin içine kapatan bir dile dönüştürdü.
Freud’un Psikolojisinin Tarihsel Zemini
Freud’un psikolojisini tarihten bağımsız okumak, onu kendi toplumsal koşullarından koparmak demektir. Freud, zamanın koşullarından bağımsız evrensel bir teori kurmadı. Onun psikolojisi, 1890’lar Viyana’sının, hızla değişen kent yaşamının ve katı burjuva ahlakının içinden doğdu. Bu dönemde burjuvazi, dışarıdaki hızlı toplumsal değişim karşısında kendi “saygın” hane düzenini daha da sıkılaştırdı. Haneler dışarıdan bakıldığında düzenli, ahlaklı ve saygın bir yapı gibi sunuluyordu. Fakat bu görüntünün korunması da hane içindeki çatışmaların bastırılmasına bağlıydı. Kendi içlerinde öfke, mutsuzluk ve cinselliği açıkça konuşmayan bu hanelerde herkes kendisinden beklenen role uygun davranmak zorundaydı. Baba otoriteyi, çocuklar uyumu, hane ise saygınlığı temsil ederdi. Baskı, burjuva hanelerin saygınlığı için merkezi bir konumdaydı.
Freud’un karşılaştığı belirtiler de büyük ölçüde bu dünyanın içinden çıkıyordu. Histeri, tıkanmış cinsellik, suçluluk, aile içi gerilimler yalnızca bireyin kendi içinden doğan sorunlar değildi. Bunlar belirli bir sınıfsal çevrede ve dönemin burjuva ahlakı içinde oluşmuş semptomlardı. Freud’un hastaları da çoğunlukla bu dünyaya ait, ücretli kliniğe erişebilen çevrelerdi. Kuramlarını oluştururken klinik gözlemden epeyce yararlanan Freud, insanın iç dünyasına dair çıkarımlarını da büyük ölçüde bu hastalar üzerinden şekillendirdi. Bir fabrika işçisinin kaygısı veya hane içindeki emeği sömürülen bir kadın Freud’un kuramsal sahnesinde kendine neredeyse hiç yer bulamadı. Kısacası Freud’un kurduğu şey tarafsız bir bilim değil, kendi sınıfının ve çağının dünyasından bir parçaydı.
Divandan Egemen Dile: Freud’un Psikolojisi
Freud’un psikolojisinde insan, çoğu zaman toplumsal ilişkiler içinde değil; aile, çocukluk, iç çatışma, suçluluk ve bastırılmış arzular üzerinden açıklanır. Bu yüzden Freud’un kuramı yalnızca bireyin ruhsal yapısına dair bir teori değildir. Aynı zamanda bireyin acısını toplumdan koparıp iç dünyaya çeken güçlü bir çerçevedir.
Bu çerçevenin belki de en bilinen ve en iddialı kavramlarından biri Oedipus kompleksidir. Freud bu kompleksle çocuğun aile içinde yaşadığı ilk arzu, yasak ve otorite ilişkisini açıklamaya çalışır. Çocuk sevgiyi, korkuyu, kıskançlığı, yasağı, itaati ve çatışmayı ilk olarak bu sahnede deneyimler. Baba burada yalnızca evdeki baba değildir, çocuğun arzusunu düzenleyen ilk otorite figürü olarak kurulur. Böylece aile, otoriteyle kurulan ilişkinin de ilk modeli haline getirilir.
Oedipus kompleksinin politik açıdan sorunlu yanı, toplumsal iktidar ilişkilerini aile içindeki ilk otorite deneyiminin devamı gibi okuma eğilimidir. Devletle, patronla, polisle, yasayla kurulan ilişki çocuğun aile içinde yaşadığı çatışmanın devamıymış gibi okunur. İleride karşılaştığı bütün iktidar biçimleri, ilk kez evde deneyimlediği baba otoritesiyle bağlantılıymış gibi anlatılır. Böylece iktidar sahnesi sanki kişisel ve geçmişte kalmış bir aile dramına geri çekilir. Baskının gerçek kaynağı olan sermaye, devlet, patriyarka ve sömürü ilişkileri görünmezleşir. Genç, karşısındaki düzenle hesaplaşmak yerine kendi çocukluğunu, ailesini, babayla ilişkisini ve iç dünyasını sorgulamaya çağrılır. Oysa aile de tarihten ve toplumdan bağımsız bir alan değildir. Aile, sistemin ilişkileri içinde var olur. Var olmakla kalmaz; muhafazakarlık, işsizlik, yoksulluk, erkek şiddeti ve baskı içinde sürekli yeniden şekillenir. Bu yüzden gençlerin aile içinde yaşadığı çatışmaları yalnızca anne, baba ve çocuk arasındaki psikolojik gerilimlerle açıklamak gerçeği daraltır. Bütün bunlar yalnızca aile içi bir dram gibi okunduğunda, aileyi var eden düzen tartışmanın dışına itilir.

Freud’un kuramında önemli olan başka bir kavram da bastırmadır. Freud’a göre insanın arzuları, toplumun kuralları karşısında sürekli bastırılır. Bu bastırmanın sonucu da huzursuzluk, suçluluk ve nevroz olarak ortaya çıkar. Yani insan, toplum içinde yaşayabilmek için bazı arzularından vazgeçmek zorundadır ve bunun bedelini ruhsal sıkıntılarla öder.
İlk bakışta bu açıklama güçlü görünebilir. Çünkü gerçekten de insan toplum içinde sınırsızca yaşayamaz. Bazı istekler ertelenir, bazı davranışlar engellenir, bazı dürtüler denetlenir. Ama sorun tam da burada başlar. Freud bu sıkıntıyı neredeyse insan olmanın değişmez bedeli gibi anlatır. Sanki uygarlık varsa huzursuzluk da kaçınılmazdır. Sanki insanın yaşadığı acı, yoksulluktan, sömürüden, baskıdan, işsizlikten değil de doğrudan kendi iç dünyasından kaynaklanıyormuş gibi bir çerçeve kurulur. Bu çerçevenin politik sonucu açıktır. Eğer acı insanın doğasından geliyorsa, o zaman toplumsal düzeni değiştirmek bu acıyı ortadan kaldıramaz. En fazla birey bu acıyla baş etmeyi öğrenir. Terapiye gider, kendini tanır, çocukluğuna döner, bastırdığı arzularını anlamaya çalışır. Ama patronla, devletle, polisle, erkek şiddetiyle, kira düzeniyle, savaşla, yoksullukla kurduğu ilişki geri plana itilir. Böylece toplumsal olan şey kişisel bir meseleye çevrilir. Tam da bu yüzden mesele yalnızca “bastırma” değildir. Mesele sömürüdür. Kapitalizm insanı yalnızca bazı arzularından vazgeçmeye zorlamaz; onu çalışırken, okurken, barınmaya çalışırken, geleceğini kurmaya çalışırken sürekli ezer. İnsanın enerjisini, zamanını, bedenini ve umudunu tüketir. Sonra da bu tükenmişliğin adını kişisel problem koyar.
Böylece Freud’un psikolojisinde aile, süperego ve bastırma aynı politik hatta birleşir. Aile, iktidarın ilk sahnesi gibi kurulur. Süperego, bu iktidarı kişinin içine taşır. Bastırma ise insanın yaşadığı huzursuzluğu toplumsal düzenden koparıp iç dünyaya bağlar. Sonuçta gençlerin öfkesi, kaygısı ve sıkışmışlığı bugünün düzeniyle birlikte değil; çocukluk, suçluluk, bastırılmış arzu ve kişisel uyumsuzluk üzerinden açıklanır. Bu da egemen sistemin en çok ihtiyaç duyduğu şeyi üretir. Kendi acısının kaynağını dışarıda değil içeride arayan, öfkesini örgütlü bir mücadeleye değil kendi iç dünyasına çeviren, böylece yalnızlaşmış ve düzenle hesaplaşmaktan alıkonmuş bir gençlik.
Sorun Düzende
Bütün bunları söylemek, insanın bir iç dünyası olmadığını ya da ruhsal acının gerçek olmadığını iddia etmek değildir. Gençler gerçekten kaygılanıyor, gerçekten tükeniyor, gerçekten sıkışıyor. Mesele bu acıyı yok saymak değil, kaynağını doğru yerde aramaktır. Çünkü bu acı bireyin doğasından değil, içinde yaşadığı koşullardan doğuyor. Bu nedenle yapılması gereken ilk şey, egemen dilin kurduğu söylemleri tersine çevirmektir. Sorun bizde değil, bu düzendedir. Kaygı kişisel bir kusur değil, geleceksizliğin, güvencesizliğin ve sömürünün ruhumuzdaki izidir. Basit gibi görünen bu tersine çevirme aslında önemli bir adımdır. Çünkü acıyı yalnız başımıza taşımamız gereken bir yük olmaktan çıkarıp ortak bir mesele haline getirir.
Ama bu tersine çevirme, kişinin yalnızca kendi kafasında olup biten bir şey değildir. Egemen psikolojiyi gerçekten aşmak için onu birlikte tartışmayı, birlikte okumayı ve birlikte eleştirmeyi gerektirir. Bizi özgürleştirecek bilgi, pahalı bir hizmet olarak satın alınan değil, ortaklaşa üretilen bilgidir. Ve böyle bir bilgiyi üretebileceğimiz ortak alanlara ihtiyacımız var. Özgürlükçü Gençlik olarak kurduğuuz Sosyal Bilimler Komisyonu da böyle bir alan olarak doğdu. Komisyon, egemen sosyal bilimin ve onun psikolojisinin bize tarafsız bir bilgi diye sunduğu çerçeveyi birlikte sökmeyi, dönemin kuramlarını kendi koşullarımızla tartışmayı hedefliyor. İnsan ruhunu sınıftan, emekten ve toplumdan koparmayan bir psikoloji mümkün ve her mümkün gibi ancak birlikte kurulduğunda gerçek olur.





